Her şey dünyası

Jim Carrey’nin ‘the talks’da verdiği bir demeçten çarpıcı açıklamalar, önce orijinali:

“..And that you can still be unhappy is a shock when you have accomplished everything you ever dreamt of and more and then you realize, ‘My gosh, it’s not about this.’ and I wish for everyone to be able to accomplish those things so they can see that.”

Kısa bir özetle Carrey: “Hayatınızda hayalini kurduğunuz her şeyi ve daha fazlasını başarmanıza rağmen hala mutsuz olabildiğinizi fark etmenin şaşkınlığıyla hayatın bundan ibaret olmadığını farkına varırsınız. Ben de herkes için istedikleri her şeyi başarabilmelerini diliyorum ki bunu görebilsinler.” demiş.

İnsanın bulunduğu noktayı, işi genelde insanları güldürmek olan birinden duymak etkileyici olabiliyor. Yine bazı şeyler kimseyi daha şanslı yapmıyor.

Konuşmanın devamında, o mutsuzluğu anlamanın kişiyi özgür bırakacağını da ekliyor. Akıllarda bir soru yine: “Nasıl?”. Sahip olmak istenilen her şeyin olması ve bunun sonucunda mutlu hissedememek, kişinin kendisine ruhsal olarak çok ağır yüklenmesine yol açıyor çünkü uzaktan bakıldığında düşük hissetmemek için hiçbir sebep yok ve akıl buna bir anlam veremiyor. Bu ve bu gibi zamanlarda, dünyayı dolaşıp çaldığı her kapıdan cevap isteyesi geliyor insanın.

Ya da iyi dilek gibi görünen bir bedduayla son buluyor konuşmalar: “Umarım istediğin her şeye ulaşırsın.”

Meta

Sanki üzerine gidemediğimiz her şeyle alakası vardı, korkularımızın ve kayıplarımızın. Düşününce aslında, kuklasıyız yıllarca önce yaptığımız hatalarımızın.

Uzak kalmak istemiyorum artık. Hangi kulvar bir denklemin en değişken parçası? Hangisi bu işin oluru ve hangisi benim evrensel karaktersizliğim? Farkında mıyız ya da; başkalarına ne kadar büyük cümlelerle yaklaşıp kendimizi ne kadar derine gömebildiğimizin? Dünya böyle zamanlarda, kum havuzunda kendi yörüngesiyle oynayan bir çocuk gibi geliyor. Herkesten ve her şeyden kayıtsız, kendi çevresinde dönüyor.

Sanırım en çok da yine böyle zamanlarda konuşmadan anlaşılmak istiyorum. Bir rüyadan diğerine kapılar açılıyor. Daha önce hiç görmediğimi bildiğim ama yine de tanıdık gelen başka başka evlerin içinde yürüyorum. Ruhum yanıyor ama ellerim üşüyor, biliyorum. Yine ve yine en çok da böyle zamanlarda, biri belirsin de ne kadar boş şeylere kafayı taktığım için bana bağırsın istiyorum. Sonra tüm metaforlarım olduğu yere yığılıp kalıyor. Hiç olmadığı kadar gerçek ve sade üzülüyorum.

Dünya kayıtsız ama yaptığını bir iş sanıyor. Bir kukla yanıyor ve üzerini kumla örtüyor.

Kırmızı

Bir şehrin kapılarından giriyorsun, milyonlarca insanın huzursuzca koşturduğu.

Sonu olmayan bir çölün ortasında, insanın ihtiyacı olan değil, istediği her şey gibi beliriyorsun. Tenini ipekten dokumuşlar. Bir kelime dökülüyor dudaklarından ve gözlerin yorgun bakıyor. Huzursuz dokunuşlar.

Bazı şeylerin yeri dolmuyor. Gözlerim kapalı ama zihnim açık. Dünyanın en ücra köşesinde varlığını hisseden bir orman doğuyor. Hani huzursuz uyumuştum birkaç gece önce. ‘Sorun yok, ben geldim’ diyorsun. Neden yalnız değilsin merak ediyorum. Arkandan kumlar dökülüyor, büyük siyah ağaçlar çocuklarınmış gibi uğulduyor.

Ve bazı şeylerin yeri hiç dolmuyor.

Yeryüzü kendi içinde kıvranıyor. Nasıl bildiğimi anlayamadığım şeyler var. Mesela bir kere daha dokunsan, tüm dünya ateşler içinde kalacak. Sakinliği huzur sayanların ülkesinde, kimsenin hayal bile edemeyeceği günahlar yanımıza kalacak.

Yok-oluş

Beni kimsesiz bırak istedim. Varoluşun varoluşuma hakaret gibiydi, bakışların değdiğinde tenime. Sana yağmurlar yağıyor, bana cam kırıkları. Buna rağmen nefret etmiyor, edemiyordum. Kaç dünya girerse girsin menzilime.

Sabaha karşı bir bankta oturuyordun ya denizin kıyısında. Neden, diye düşündüm, belki de sen düşündürdün, neden bazı insanların dayanılmaz çekimine? Gelişigüzel seçilmiş bir yaz akşamı gibiydi, gelişigüzel bir şarkı gibi düşen rakılı gecelere. Kim nasıl inandırabilirdi her şeyin pozitif bilime dayalı olduğunu düşünen bir adamı kadere? Buna rağmen, gitme demiyor, diyemiyordum. Kaç uykusuzluk dizersem dizeyim gecelerime.

Birine anlatacak oldum, bu yakın zamanda. Öylesine denk geldi. Öylesine savunmasız bıraktım herhalde kendimi. Sen de eski sen, hani. Hiç geç kalmadın rüyalarıma girmekte. Adını telafuz etmek zor değildi de nereden başlayacağımı bilemedim. Herkesin ruhunu temizleyen yağmurlarda ben kesilmiştim. Çok ama çok sonralarda fark ettim ve işin kötü yanı, beni önemseyeceğini hiç düşünmemiştim.

Varlığın varlığımı alt üst etti. Bir devir, bir buluş ya da savaşla kapanırdı ya hani. Bizi önce yağmurlar, sonra bir yerlere sığdıramadığımız o kimsesiz gururlarımız mahvetti.

BİL-

Bildiğini okuyor gözlerin, dalgalarıyla gövde gösterisi yapan okyanuslara karşı. Daha kaç Tanrı boğulmalı, seni inandırabilmek için dünya düzeni dediğin bu kaosa?

Bazen geldiğini görürsün ya kara bulutların. Bazen bir arabanın gidişinden alamayacağı bilirsin önündeki kavşağı. Tüm hücrelerin ayrı ayrı kırmızı ışık yakar da sen yine de bile bile lades dersin. Gökyüzü kararsın, ruhun yıllar sonra güzellik uykusundan uyanmış bir devle çarpışsın istersin. Yani, olsun, dersin.

Bu sonbahar hasta. Bu kış da hasta. Kimsenin seni görmeyi beklemediği bir yolculuğa hasretsin şimdi. İyi yanı, bunu kalbin kaldırır. Kötü yanı, sevdiğin anıların uğruna kaybettiğin, zamandır. Daha kaç yıldız ölmeli, seni bu evrenin kozmik bir illüzyon olduğuna inandırabilmek için? Dönüp bana bakıyorsun, kumdan bir kale yıkılıyor. Eline iğne batıyor, canın yanıyor; kayıp şehirlerin orduları şaha kalkıyor. Birini bu denli yoğun ve böyle umarsızca sevmek, bir anlama değil; bir yok oluşa çıkıyor.

Ormanlar susuyor, eğiliyor karşında. O gözlerin yine ve durmadan bildiğini okuyor.

Köşelİ Kapmaca

Çalınca açılmayan kapılar gibi bir türlü kendini evde bulamamak. Belki de böyle bir zamana yazılmıştır, kendini adam gibi karşına alıp konuşmak.

Belki de bir bu kadar daha zaman alacaktır, kabullenmek başka bir yaşayış olmadığını. Ne bileyim, sonuçta her gün farklı bir şarkı değil mi bana beni anlatan. Bu kadar insan tren garlarında hiç kalkmayacak trenleri bekliyor olamaz çünkü. Bir labirentin haritası ya da. Eline kalem alıp her bir olası yolu çizmeden, çıkışa varamayacağın bir düzen. Sorun kalkıp kalem bulmak değil oysaki. Sorun, olası yolun sayıca daha fazla olması tükenmeye yüz tutmuş sabırlardan.

Takvimler de tarihin yalancısı çünkü. Hem kim sıkılmıyor ki zaman zaman, kendisi olmaktan ya da başladığı güne alternatif çözümler aramaktan.

Yeniden severim sanmıştım birisini, kimseye emanet edemeyeceğim bavullara koymuşum resmen dünya başkentlerinin küflü geçmişini.

YER ZAMAN KIRILIR

Bak, kalp kırılır. Kalp bazen vücuduna oksijen kabul etmeyecek kadar kırılır. Yaşını başını almış insanlarız, biliyoruz ama. Bunlar hayatı yaşanmaya değer kılanlardır.

Benim sessizliklerim seni üzmesin. Kendine pay çıkarma, ruhumdaki tufanlardan. Her fırtınaya bir sebep aramaktan yoruldu, ucuz prodüksiyonlu filmler ve bir de gerçekten sevmekten mahrum aşıklardan. Demem o ki, kalp bazen kıyamet vakti gibi kırılır. Buna oksijenli su dökmene bile gerek yok. Bir ağrı saplanır, bir şehir yıkılır.

Her şeyin bir yeri ve zamanı olduğunu öğretiyor toplumlar, ulusal kanallarda. Ben yerimi sana, zamanımı gecenin kendini gökyüzüne asmasına göre ayarladım. Üzmesin seni benim bulunduğum boşluklar, yersizlikler veya tamamlanamayan hayat hedefleri. Her şey bu kadar kişisel mi? Su donar, yıldızlar ölür, zaman temsili bir kukladır, bir karadelikte sabah matinesinde oynatılır. Demem o ki, bazen kalp kendi olağanlığında, büyümek için kırılır. Ellerin gözlerine kapanır, bir kedi rüyasında sınanır.

Zamana bırakmak her şeyi bir seçim değil hani. İstersen bırakma, sanki zaman almayacak saatleri, saniyeleri. Demem o ki, yormasın günler, günsüzlükler seni. Kalp kırıla kırıla öğrenir, suyun üstünde oynanan sekseği.