KUYU UYKUSU

Ben hayatımda hiç günlük tutmadım. Tutabileceğim bir günüm olmadığından sanırım daha çok.

Biraz kinlendim kimilerine, biraz gereğinden çok sevdim birilerini. Venedik’te hava-i fişek gösterileri izledim. Sanki milyarlarca galaksi içlerine attıkları fazla geldiği için patlıyordu tepemde. İyilikler yapıp okyanuslara attım. Sen bu yazıyı okurken seni çok iyi anladım. Anladım da kalkıp elini tutamadım. Hıncını duvar yazılarından çıkardın mı? Bazı filmleri izleyemedim, çok bana benziyordu çünkü, kendime katlanamadım.

Bir sabah diğerlerinden çok daha yorgun uyandım. Dinlenirsem, bir iki güne geçer sandım. İki sene oldu, boşalan ilaç kutularının en ufak bir yararı olmadı ve hayatımda hiç günlük tutmadım. Anılarıma başkası sahip çıkar sandım. Hayır, anılarıma başkası sahip çıkar diye korktum.

Ve seni çok iyi anladım; yalnız kalmak istemiyordun. Her şey yolundaymış gibi davrandık, fazla geldi hayat. Fazla geldi dinlenmeler. Daha kötüsü de yaşadıklarımızı herkes yaşıyor sandık ve başkalarının kuyularına saklandık.

SIFIR (0) NOKTASI

Hiç karşısına geçip de bakmadım anılarımın. Hiç aklımdan geçeni öylesine ve öylece söylemedim. Kaldıramayacağım şakayı bile kaldırabiliyormuşum gibi yaptım. Olduğu gibi kalsın diye yaşayışlar, olmadığım biri gibi davrandım.

Çocuk çoluktuk hani. Ağaçlar tepelerinden mi uzar, kökünden mi? Çocukluğum nereden uzadı benim? Yıldızların bir duruşu var gökyüzünde, çok severim ve de. Annemin bana nispetidir, onları adımla kapatmak, mutlu olmak adına 4 kişilik aileyi koca bir yalanla yatıştırmak.

Karınca çiftlikleri gibi ömürlerimiz var şimdi. Aynı delikten, aynı yuvaya. Aynı yuvadan aynı cama tosluyoruz.

İşte tam olarak böyle bir günde geldi bu durağınlık bana. Herkes meşguldu, herkes koşuyordu bir yere. Bir elimde kim olduğum vardı, diğer elimde evin ödenmiş faturaları. Öyle şaşırmıştım ki aynı döngüde dönüp duran insanlara ve kendime, yanlışlıkla kim olduğumu çöpe atmış olmalıyım herhalde.

Arta kalan ödenmiş faturalarla- Yağmur yağıyordu o akşamüstü vardığımda eve.

NASIL SEVERDİN GECEYİ?

Suda kayık yüzdürür gibi yüzdürüyormuşum meğer buhranlarımı içimde. İnsan sevdiğine belki açılabiliyor da bir nebze, haz etmediğinin yüzüne karşı diyemiyor, kardeşim ne gereksiz insansın, diye.

Hani konuşmuştuk ya, ben her bir başladığım işi nasıl da bitiremediğimi anlatmıştım. Bazı sohbetler de onun gibi işte, hep bir havada kalmışlıkları var. Ya zamanından önce yapılmışlar ya da hiç yapılmamalıymışlar gibi. İşin kötüsü, gelip içinizde ur yapıyorlar, kabuk bağlıyorlar. Geçer sanıyorsunuz; üstüne bir de demir atıyorlar.

Ben bir zamanlar ruhumun maceracı olduğuna da inanıyordum hani. Kendini kandırmanın böylesi! Her akşam aynı yoldan dönüyordum eve oysaki. Her ilişkide aynı garantinin peşindeydim.

Ve belki de bu yüzden sevdiğim kadar sevildiğimi hiç hissedemedim.

BOŞ YATAK MELODRAMI – 5

Uyuduğunda yeryüzü de uyurdu sanki. Öyle sakindi ruhlar, öyle kaygısız öterdi gecenin bir yarısında baykuşlar.

Nasıl bir yarım yıldı da sen yeni bir çağ gibi girmiştin ömrüme. Gerçekten biz miydik, yıldızları toplayan gökyüzünden? Dokunduğun yerde akasyalar bitiyordu, çınarlar ve söğütler kurudukları yerlerden tomurcuk veriyordu. Tüm bir evren durup – dönüp sana bakıyordu sonra. Şarkılar yazıldığına, şiirler okunduğuna utanıyordu. Ben bana ait olmayan bir şeyi yaşıyordum ve gözlerin ufuk çizgisine değiyordu. Masaldan şehirlerde bayraklar yarıya iniyordu.

Nasıl bir çağdı, bir yarım yıla sığdırdığın? O kadar yanlış şeyin içinde, bu kadar doğru nasıl hissettirdin hala merak konusu ve hala hüzünlü içki masalarının, yaşanmışlığa dair tek avuntusu.

Tüm karmalara hayat dersi, tüm güzel günler için geride kalan minnet duygusu.

Ve yine en baştan masaldan şehirlerde bayraklar yarıya iniyordu -eşzamanlı- tüm bir evren dönüp sana bakıyordu.

GALAKSİ YÜKÜ

Yürüdüğün yolları çakıllarla kaplamışlar şimdi. Kimi neden özlediğin bile belli değil veya hangi zaman dilimini ne için. Yüreğinin duvarlarını kazıyan bir his oluyor sonra bu huzursuzluk.

Biri sorarsa yıllar sonra bana ne olduğunu, kendi hayatımı mahvettiğimi ve bunu hiçbir şey yapmayarak başardığımı anlatacağım. Sen ve daha başkaları çakıl dökülü yollarda yürüyeceksiniz, ben her gece başka bir evin camını taşlayacağım. Bugün, oturduğum yerde toz tutsam, geçmişimi ve geleceğimi aynı kokteylde altın tepside sunsam, çok sevdiğim şarkıları – ya da – bana hissettirdikleriyle unutsam, kimi suçlayacağım?

Boynum bazen ilmek ilmek ağrıyor ve acaba hangi galaksinin yükü omuzlarıma çarpıyor? Bazen hepimiz, sevildiğimizi duymak için cama vuran çakıl taşlarıyla uyandırılmak istiyoruz. Güzel bir anım vardı buna benzer bir yerlerde, şimdi bir kedi yavrusu gibi annesini arıyor.

Benimle bir sırrını paylaş hani; görünmek istediğin kişiyle olduğun kişi arasındaki farka tekabül etsin bu. Bak çünkü herkes o çakıllı taşın yolcusu olduğunu sanıyor ama herkes başka bir ağaca sarılıp ağlıyor.

OLMAMIŞLIK DUYGUSU

Yeni kararlar almak için uyumamaya karar verdim. Bu geceyi de böyle kayıplara karıştırayım istedim çünkü alınan kararlar da cayılan hedefler kadar özgürlüktür, dedim kendime.

Zaten kendimi kandırmak üzerine bir müessesede tam zamanlı çalışıyorum bu aralar. Kimseyle aynı telden çalamayacak kadar uyumsuzum bir yandan, bir diğer yandan dahil olamadığım her şey için kendimi suçluyorum. Yeterince umursamadığım için önemli tarihleri ve aşık olamayıp kısa dönem ilişkilerinde harcadığım için ömrümü kendimle bir küsüp bir barışıyorum.

Hayat, üzerine şarap kadehleri piramit şeklinde dizilmiş beyaz örtülü bir masa sanki evimin bahçesinde. Bir karar ver ve uygula bu gece!.. ama bardakları devirme.

BATIK ŞEHİRLER

[MÜRACAAT OFİSİ]

Şimdi senin de hayal kırıklıkların var ama hayat bu, kırıklarla dolu. Eli yüzü düzgün bir kış akşamına sığınmak istemiştik hani. Sonra mevsim geçişlerini nasıl da sevmediğimizi anlatmıştık birbirimize. İnsanlar da yapraklar gibi dökülür ya sonbaharda, belki de en çok o zamanlarda vurdu kayıplarımız bize.

Şimdi senin de herkesten sakladığın zayıflıkların var. Yalancı bir yanın ve elde edemediklerini, sırf da elde edemediğin için kötülemişliklerin var. İlginçtir ki bunları söylemeye çekiniriz hep birbirimize; oysaki böyle böyle bürünür insan ete, kemiğe.

Senin de olmasın istediğin gündüzler, bitiremediğin geceler var yatağında. Canavarlar var giysi dolabında, pişmanlıklar bavullarında. Açılamadığın kaç kişi var hayatında, saydın mı hiç? Kaç hayale sığındın da olduramayacağına inandın mesela? Kaç fırsatı kaçırdın, kaç kişiyi yarı yolda bıraktın acaba?

Kendini vurmak için okyanusların dibine, bu kadar sebebin varsa otur oturduğun yerde bence. Daha nice yelkenler açılacak içinde. Hem bunlarla yorsaydık, durmadan kendimizi – birbirimizi, tüm insanlık okyanusun dibine kurmak zorunda kalırdı yerleşim yerlerini.

MASAL ANLATMA (OLUMSUZ)

Arkada ses olsun diye açık çoğu zaman televizyon ya da bir uğraşım olduğu bilisin diye asılıydı duvarlarda resimler.

Çok uzun zamandır, başlama işaretini bekliyor gibi bir hayat benimkisi. Tavşan ve kaplumbağa hikayesindeki tavşan olmak gibi belki. Hani koşmak koşmak derken koşmanın anlamsızlığına varıp öyle sağda solda oyalanmaya başlamak gibi biraz da sanki. Kimse zaten bitiş çizgisini geçip derecelerini alan bu karakterlere neler olduğunu anlatmıyor sonrasında hani. Kaplumbağa belki içkiye kumara düşüyor, değil mi? Yaşadığımız hayat, masallardaki gibi son bulmuyor yani.

Bu hikayede tavşanı etrafa dalıp yarışı unuttuğu için eleştirenler şimdi bir düşünsün bakalım. Hayır efendim, masal deyip geçemem. Tavşanın bir bildiği varmış deyip geçerim, geçebilirsem.

ARZ MESELESİ

Birden sevdiğim ya da beni seven herkes, beni unutmuş gibi. Hani anlık düşüncesizliklerden değil de sanki ben hiç var olmamışım gibi.

Hayatta kaç isim-yüz kombinasyonu öğrendim ve kaçını unuttum acaba? İçimde bir şeyler, hem bana ait, hem aslında hiç benim olmamış gibi çırpınıyor. İlgili bakanlığın, ilgili kurumuna dilekçe vermeye gidiyorum: Bu aslında ne mutsuz ne de bunalımlı bir yazıdır, bilgilerinize arz ederim. Sadece olduramadığım şeylerin de canına tak etmiştir ve gri de kendince bir renktir.

Sanki tırmanmaya çalıştığın her ipi kesmek gibi. Tüm cesaretinle yıllardır kaçtığın canavarlarınla yüzleşip her şey yolundaymışçasına davranmak gibi.

Bugün de böylesine sıkıldığım bir gün. Kaç insan var yeryüzünde, birine de rast gelmedim bugüne kadar; bak bunlar hep bu-şu-o yüzden diyebilecek. Oysaki herkesin her şeyle ilgili ne de kendinden emin fikirleri var. İki ağrı kesiciyi, uykudan önce birlikte al.

Benim fizyolojik-patolojik rahatsızlığım değil baş ağrılarım, sadece bu hayata migrenim var.

GERİDE BIRAKMA!

Hani bazen hayatımızdaki biri(!?) çok güzel yazar da birgün bizi de yazsın isteriz.

Odaya bir doktor girer sonra telaşlı bir şekilde, bizi gösterir işaret parmağıyla, “Durumu vahim ey ahali” der, “Bu şahıs nefretinden besleniyor”.

Bazen mekanı geniş göstermek için aynalar koyarlar dört bir yana da mekanı geniş göreceğiz derken ne kadar daraldığımızı ve orada öylece yaşamak zorunda olduğumuzu keşfederiz sonra.

Benim hakkımda yaz istiyorum en çok da bu yüzden sanırım. Seni nasıl üzdüğümü, nasıl da hayal kırıklığına uğrattığımı, düşündüğün gibi biri olmadığımı anlat. Ben de doktorlarla yüzleşip kendi bencilliğimden, beni unutamamış olmanın sevinciyle nasıl beslendiğimi anlatayım. Kendimi savunmam bile gerekmesin hani, bir aynaya sığınayım.

Eğer mutlu edecekse bu seni, kimse aslında düşündüğü gibi biri değil ve kimse aynada fotoğraflardaki gibi gülümseyemiyor. Doktorlarsa kaynağını değil, yalnızca sorunu biliyor.

Benim için yaz demiyorum illaki ama ne bileyim işte, unutma beni.