AYNADA ASILI DURAN

Sen kendini, baktığın aynalarda daha çok sevdin ve biliyorum, bunlar ağır ithamlardı dengesi bozulmuş terazinde.

İntikam sokağa bıraktığın için dolu koliyle alabileceğin bir tatmin duygusu değildi. Ya da insanların yüzüne kapattığın telefonlarla ya da çarptığın kapılarla. Kaç gece sağır ve dilsiz şimdi, kibritçi kız gibi donmayı bekliyor köprü altında? Bazı kitaplar hiç okunmaz da öylece yatar ya oturma odasının kütüphanesinde, kaçı bu kitapların şimdi, senin yaşadıklarını hak ettiğini düşünüyor acaba? Yırttığın fotoğraflarla tadabileceğin bir his değil intikam. Her sevenin bir sevdiği olsaydı mesela, yanar mıydı o Roma, asırlar boyunca bir daha ve bir daha?

Kimi yerine koyabilmiş ki zaman? Hayalin her demir attığın limanda güler yüzle karşılanmaksa hala, gemine bir ülkenin flamasını çek, bir duruşun olsun o okyanuslarda mesela. Bunların hepsi ağır ithamlar, bunların pek çoğu giriş sözleri kızdırdığın kötü adamların, ikinci baskısı yapılmamış hikayelerde. Aslında bir hıncım yok ve yine aslında, biliyorum senin de bir kalbin vardı, sustuğun gecelerde ama yine de her kuşun bir yuvası olsaydı mesela, gerek olur muydu çağlar boyu süren o göçlere?

Sen kendini, adını koyamadığın ilişkilerinde daha çok sevdin ve biliyorum sevgilim, üzüm suyunu şarap yerine de içtin.

KATMA DEĞERSİZLİK VERGİSİ

Bir şah var elimde şimdi ve bir de diğer tüm piyonlar. Hayata karşı herkesin durumu şah-mat en sonunda ama belki bir pazarlığa oturmak lazım ve biraz daha cüretkar bu durumda.

Korkularımızla yüzleşebilmek sanırım bir süreç meselesi. Sonuçta her yandığımızda bu hayatta, son kaydettiğimiz yerden başlama lüksümüz yok hani. Bazen keşke diyorum bir şeytanla kesişseydi yolum, ruhum için pazarlığa oturabileceğim. Bunlar bazılarına hep bir çıkar yol gibi görünür; oysaki çoğu zaman çaresizlikten doğan yakarışlardır. Bazen, yine, keşke diyorum hayatımdan çok değer verdiğim bir şeyi çıkarıp yakın geleceği değiştirebilseydim. Bir nevi adak adamak hani. İnsan kendini mutsuz edebilmeyi çok büyük mesele olarak görmüyor, koruyabilecekse sevdiklerini.

Şimdi hayatı karşıma alsam ve bir satranç masasına otursak beraber. Kursak saatleri. Amacı kazanmak olan bir oyunda mağlup geleceğimi bile bile dizsem taşları masaya. Bir eksik, bir fazla fark eder mi hayattan? Acelesi olmayan kavramların zamana karşı duruşu bu yüzden mi bu kadar ukaladır mesela?

Kazanmak için oynamadığın aşikarsa, zamandan kazanmana göz yumar mı hayat, tahtanın dört bir ucuna durmadan kaçırdığın şahla?

Kapıda bekleyen kötü haberler var. Her şeyi kaldırabilirsin belki ama keşke zaman oyalansa biraz daha.

ORGANİK KİMYA

Aynı anda kaç farklı şeyi düşünebileceğinin deneyi gibi üzerimde yapılan. Yeni doğan ve en sağlıklı panik ataklara kovan bedenim.

Keşkelerimden gemi yapıp yüzdükleri sularda batışlarını izliyorum bir yandan. Diğer yandan her şey kontrol altındaymış gibi güneşe dikiyorum bakışlarımı. Mesela evdeki tüm muslukları açsam, kocaman bir yüzme havuzu elde eder miydim? Kaç kitap eskittim, korkularımı yerin yedi kat altına gömerken?

Yağmur duasına çıkan kabileler, güneş dansı yapan yerlilere karşı savaş açmış. Eğer bilselerdi hiçbir şey üzerinde kontrolleri olmadığını, yine de isim koyarlar mıydı çocuklarına? Ya da otururlar mıydı çaresizliklerinden kaldırım kenarlarına?

Sahip çıkamıyorum aklıma. Bazen bir tuzluk olsaydım bile diyorum. İçimde yüzyıllık minerallerin tortuları, aslında bir kayadan geliyordum dünyaya. Tüm gezegen, geceden kalmış bir masa ve her şey yaşanmış ya da yaşanmakta.

Ve bir tuzluk. Herkesten yaşlı kimyasıyla oturuyor o masada.

Ses

Birini sesinden tanımanın yaratığı sızıyı tarif etmek istedim. Ben aynı evrenin içinde birbiri ardına üç ruh tamircisi değiştirdim.

Bir priz kısa devre yapmış, bir sigorta takılı kalmış ya da ütüyü açık unutmuşsun da evini alevler sarmış gecenin ortasında. Güç bela atmışsın kendini dışarıya, sesin fotoğrafında asılı, fotoğrafın başucundaki çekmecenin en dip köşesinde yanan evde kalmış. İçeride kim kalmış ya da kim kalmamış? Uzaktan izleyenler külleri kar sanmış.

Sesini yanışıyla ruhumun tarif etmek istedim. Ben aynı gecenin içinde üç farklı kabus değiştirdim.

Kendini benim yerime koyar mıydın, bilerek ve isteyerek? Sorar mıydın, insanların birbirlerini eleştirmelerindeki amacı? Yine ve yine. Mesela, sesimden tanır mıydın beni? Üzer miydi bu seni?

Hayat bu yüzden ilginç sanırım. Bilmek istediğimiz çok şey var ama bilmenin hiçbir şeye faydası yok hani. O yangının yaşandığı arazi şimdi eski bir mezarlığa ev sahipliği yapıyor. Sesinden tanıyorum seni, o mezarlık tütüyor.

BİR OYUNUN ADIYDI

İnsan tablolara işlenmiş sayılara bakıp düşünmeden edemiyor. Bazen elimin altındaki telefonda özlediğimi söyleyememek mi yoksa bir sayı olarak yitip gideceğimi bilmek mi daha çok koyuyor bilmiyorum.

Tüm hayat konsepti sanırım bu aralar, sevdiklerimiz için endişelenmekle alakalı. Oysaki saklambaç da bir oyunun adıydı.

Dahası bir sabah uyanıyorsun ve hayattaki duruşunu öğreniyorsun. Uzayda hayat var mı tartışması gibi bazı deneyimler hani. Varsa ne olacak, diye soramıyorsun. Varsa dahi başka galaksilere çift kişilik sınırsız tatil kazanamıyorsun. Gecenin sessizliği mi yoksa günlerin tek düzeliği mi daha çok koyuyor bilmiyorsun.

Şimdi atlıkarıncaya binmiş hayalleri izler gibi izliyorum, çocukluğumu. Aynı eksende dönüp duruyor. Hava kırılgan, su kırılgan. Tüm varoluşumuz kırılgan diye tüm bir insanlık sessiz seyirciyi oynuyor.

Aynı atlıkarınca, aynı sayılar. Belki kalbine dokunulmamış bir hayat vardı uzayda ve belki de bizimle saklambaç oynadılar.

ERTELENMİŞ AĞRILAR

Nerede durduğumu ve nelerden vazgeçmem gerektiğini bilmiyordum. Arkada bırakılmanın insan bünyesine verdiği zararlardan bahsederken buldum kendimi. Günün bu saatinde, hem de günün yarası kanarken, hiç olmayacak soruları sorarken buldum kendimi.

Hangi kurumun kapısına gitmeliyim mesela yeni bir başlangıç için? Daha öncelerde olduğumuz kişiler neden daha sonralarda olduğumuza ya da olmak istediğimiz kişilere bu kadar zarar veriyor? İnsanlık olarak geri dönüşüme göndersek tüm hatalarımızı. Her şeyi daha doğru/iyi/olması gereken gibi yapabileceğimiz yeni şansları kim bize gerçekten tanıyor?

Avunmakla avutmak arasında bir seçim yapsak bugün, sanki çevremizdeki herkes platin miğferlerin için saklanıyor. İnsan dönüyor, kendini avutuyor, kendiyle avunuyor. Kaç üzgünlük/pişmanlık, bir affedilme hak ediyor?

İnsanı ne istediğini bilmemek değil, ne istediğini bilip kimden isteyeceğini bilememek gecelere hapsediyor.

Boş yatak melodramı – 4

Dokunduğun yerleri alevler izliyor. Su gibi ruhun, aktığı yeri delip geçiyor. Bir yerlerde bir uçağı kaçırıyorum mesela, aklıma sen geliyorsun. Sanki benden kaçan her şey sana gidiyor.

Aklım değiyor bakışlarına. Bazen zaman gerçekten bir kelime, iki hece ve bazen zaman, derme çatma evlerin arasından sana çıkan bir kestirme. Neden yakışıyor mesela geceler sana? Benim için bir şey yap istiyorum. Ne olduğu o kadar fark etmiyor ki. Günün en tutarsız zamanında, beni düşündüğünü anlayıp mutlu olabileyim. İnsanı böyle süzgeçten geçiriyorsun. Sanki benden arta kalan her şey seni bekliyor.

Dokunduğun her yer alev alıyor. Bazıları kasırga diyor buna, bazıları kara büyü. Ardından küçük Roma denilen şehri terk ediyor gülüşlerin. Şöyle söyleyeyim, gün batımında mı beklerdin beni, yoksa bir sabahın ilk ışıklarında mı? Sanki bütün rakamlar uğursuz senin yanında. Sanki benden dökülen her şey seninle tamamlanıyor.

Hangi ruh kendi söküğünü onarabilir ki? Hangi şehir kapılarını sonuna kadar açabilir ya da? Susup kalıyorsun bazen sanki söyleyemediğim her şey sende başlıyor.