BELKİLER

Belki üzerime vazife olmayan şeyleri arzuluyorum. Belki de bir saatin yelkovanıyım, akrebin komutasında saniyeleri kovalıyorum. Bir yer çekimi oyunu, bir son akşam yemeği kuşkusu. Birilerinin adını yerin yedi kat altına saklıyorum.

Eskiden otoyollar için bile elle çizilmiş haritaları kullanırdık ya hani. Şimdi bir yol tarifi alıyorum, sadece o haritalara ait. İnsanın yüreği bu kadar sessiz nasıl çarpar şaşırıyorum. Biri hayatın haritasını çizmeye kalkıyor kendi aklınca. Ben bir kapıyı kapatıyorum ve sonra bir daha kapatıyorum.

Tanrıların yüzleri de elle çizilmiş haritalara benziyor mu acaba? Hangimiz daha kalabalığız mesela? Kaç milyon insana bir çocukluk daha borçlular veya? Belki de üzerime vazife olmayan bir uykuyu özlüyorum. Göğün içi dışına çıkıyor. Belki de herkes bazen unutmak istiyor.

Bir kapıyı kapatıyordum ya hani, insanlık beni en çok kime kızdığım için yargılıyor?

UYKUSU AĞIR KIŞ SANRISI

Kimsenin birbirinin yüzüne bakamadığı bir yuvarlak masa toplantısı hayat.

Bana bir kelime sun, gümüş tepside. Bir şeyi anlamlandırmaya ihtiyacım var çünkü. Bazı cevaplara, bazı yaşanmışlıkların ne anlama geldiğini bilmeye ihtiyacım var. Bir ders çıkarayım bugünden mesela. Hayat olduğundan daha gerçek geliyorsa bazı sabahlarda veya bir okyanusun dibini boyluyorsam uyanacağım yerde en kötü kabuslarımdan, bir neden koy kapımın önüne. Olmasın hiçbir şey boşu boşuna.

Kendime bile yaranmaya çalışmıyorum artık. Kendimi bile anlamaya çalışmıyorum zamanında önce yapılmış kült filmlerde. Eğer, olduğun yerde doğrulmaksa güçlü durmanın karşılığı, haber salın insanlığa, dikey yapsınlar tüm mezarları. O kadar çok soru var ki aklımda, soru işaretleri kaçacak yer arıyor sormaya başladığımda. Bana bir kelime sun, gümüş tepside. Bak herkes usulca ağlıyor kendi kuytusunda.

Tüm bunlar ve tüm olduramadıklarımız, evrenin bizi cezaya bırakması mı hayatlarımız yüzünden zamanında toplayamadığımız?

Mesele

Benimle çözülmemiş bir meselen varmış gibi bakıyorsun. Hani kışlara ılık ve yağışlı, yazları sıcak ve kurak. Hiçbir iklim tipiyle açıklanamıyor varoluşun, bana karşı.

Aklımı deliyor bakışların. Hani camları gazete kağıdıyla kapatmak gibi bir çaresizlik, bu yaşayışın adı. Eminim annen seni çok sevmiştir. Eminim mutluluğu en çok sen hakketmişsindir. Yoksa nasıl açıklanır, yüzünü kaplayan hüznün yeryüzünü sisle kaplaması?

Kalbimi kıran pek çok şeyden biri, insanların birbirlerine artık karışık kasetler doldurmuyor olmaları. Ben bazı şiirleri, diğerlerinden çok seviyorum, doğrudur ama bana kendi defterine karaladığın mısraların anlamını sorma mesela. Çünkü insan yıllarca uyumamışçasına yorgun düşebilir, kendisini ararken senin yazılarında. Hem güzel, hem içler acısı terk etmek gündelik telaşları bir sesleniş uğruna.

Biliyorum, çözülmemiş bir iki mesele var aramızda. Yoksa nasıl açıklanır bu kaynayan sular okyanuslarda?

Yükleme sorulan sorular

Yaşadığımız hayatların da gizli öznesi olabileceğini hiçbir dilin gramer kitaplarında öğretmemişlerdi.

Soruyla cevaplanan sorular yüzünden hastanelik oldu ruhum. Mesela, bir şehir kaç yangından kurtulabilir? Güneş içten içe kaç milyar yıl daha yanabilir? Sanki gecenin sonunda ayakta kalan tek barın sahibi Adem’le Havva. Çocukları yeri gelmiş yol kenarlarına düşmüş, yeri gelmiş sahillere vurmuş ve bir kısmı da ateşli hastalıklar fuarında. Kaç biyopsi raporu kanıtlayabilir bir ağacın kalbi olmadığını, kalp krizi teşhisiyle kaldırıldığı yoğun bakımda?

Dünya’nın merkezindeki girdaba olta atmış gibiyim bugün. Sürekli bir şeylere her an tutunabilirmişim hissi. İşte Adem burada önemli, Havva burada önemli. Çünkü daha önce hiçbir yaradılış hikayesi, tarih öncesi mitlerle bu kadar boşuna ve bu kadar savunmasız sevişmemişti.

Bir soruya soruyla karşılık vermiş gibi/kadar karışık aklım. Daha kaç yükleme sormalıyım ki gizli özneyi bulayım?

Her şey dünyası

Jim Carrey’nin ‘the talks’da verdiği bir demeçten çarpıcı açıklamalar, önce orijinali:

“..And that you can still be unhappy is a shock when you have accomplished everything you ever dreamt of and more and then you realize, ‘My gosh, it’s not about this.’ and I wish for everyone to be able to accomplish those things so they can see that.”

Kısa bir özetle Carrey: “Hayatınızda hayalini kurduğunuz her şeyi ve daha fazlasını başarmanıza rağmen hala mutsuz olabildiğinizi fark etmenin şaşkınlığıyla hayatın bundan ibaret olmadığını farkına varırsınız. Ben de herkes için istedikleri her şeyi başarabilmelerini diliyorum ki bunu görebilsinler.” demiş.

İnsanın bulunduğu noktayı, işi genelde insanları güldürmek olan birinden duymak etkileyici olabiliyor. Yine bazı şeyler kimseyi daha şanslı yapmıyor.

Konuşmanın devamında, o mutsuzluğu anlamanın kişiyi özgür bırakacağını da ekliyor. Akıllarda bir soru yine: “Nasıl?”. Sahip olmak istenilen her şeyin olması ve bunun sonucunda mutlu hissedememek, kişinin kendisine ruhsal olarak çok ağır yüklenmesine yol açıyor çünkü uzaktan bakıldığında düşük hissetmemek için hiçbir sebep yok ve akıl buna bir anlam veremiyor. Bu ve bu gibi zamanlarda, dünyayı dolaşıp çaldığı her kapıdan cevap isteyesi geliyor insanın.

Ya da iyi dilek gibi görünen bir bedduayla son buluyor konuşmalar: “Umarım istediğin her şeye ulaşırsın.”

Meta

Sanki üzerine gidemediğimiz her şeyle alakası vardı, korkularımızın ve kayıplarımızın. Düşününce aslında, kuklasıyız yıllarca önce yaptığımız hatalarımızın.

Uzak kalmak istemiyorum artık. Hangi kulvar bir denklemin en değişken parçası? Hangisi bu işin oluru ve hangisi benim evrensel karaktersizliğim? Farkında mıyız ya da; başkalarına ne kadar büyük cümlelerle yaklaşıp kendimizi ne kadar derine gömebildiğimizin? Dünya böyle zamanlarda, kum havuzunda kendi yörüngesiyle oynayan bir çocuk gibi geliyor. Herkesten ve her şeyden kayıtsız, kendi çevresinde dönüyor.

Sanırım en çok da yine böyle zamanlarda konuşmadan anlaşılmak istiyorum. Bir rüyadan diğerine kapılar açılıyor. Daha önce hiç görmediğimi bildiğim ama yine de tanıdık gelen başka başka evlerin içinde yürüyorum. Ruhum yanıyor ama ellerim üşüyor, biliyorum. Yine ve yine en çok da böyle zamanlarda, biri belirsin de ne kadar boş şeylere kafayı taktığım için bana bağırsın istiyorum. Sonra tüm metaforlarım olduğu yere yığılıp kalıyor. Hiç olmadığı kadar gerçek ve sade üzülüyorum.

Dünya kayıtsız ama yaptığını bir iş sanıyor. Bir kukla yanıyor ve üzerini kumla örtüyor.

Kırmızı

Bir şehrin kapılarından giriyorsun, milyonlarca insanın huzursuzca koşturduğu.

Sonu olmayan bir çölün ortasında, insanın ihtiyacı olan değil, istediği her şey gibi beliriyorsun. Tenini ipekten dokumuşlar. Bir kelime dökülüyor dudaklarından ve gözlerin yorgun bakıyor. Huzursuz dokunuşlar.

Bazı şeylerin yeri dolmuyor. Gözlerim kapalı ama zihnim açık. Dünyanın en ücra köşesinde varlığını hisseden bir orman doğuyor. Hani huzursuz uyumuştum birkaç gece önce. ‘Sorun yok, ben geldim’ diyorsun. Neden yalnız değilsin merak ediyorum. Arkandan kumlar dökülüyor, büyük siyah ağaçlar çocuklarınmış gibi uğulduyor.

Ve bazı şeylerin yeri hiç dolmuyor.

Yeryüzü kendi içinde kıvranıyor. Nasıl bildiğimi anlayamadığım şeyler var. Mesela bir kere daha dokunsan, tüm dünya ateşler içinde kalacak. Sakinliği huzur sayanların ülkesinde, kimsenin hayal bile edemeyeceği günahlar yanımıza kalacak.