GÖREMEDİKLERİN…

Sanırım bazen gökyüzünün de canı yanıyor. Hani her renge farklı bir anlam yükleme çabasındayız ya, bazı şeyler o anlamlarla yorulup hayattan vazgeçiyor.

Mesela yine ne zırvalıyorum, kim bilir. Ben sana kendimi anlatamıyorum zaten. Hangi çaba yerli şimdi? Bak bazı kuşları da geceleri yuvalarında uyku tutmuyor. Yerin dolmuyor. Sonra gökyüzünün de canı yanıyor. Zamanı geçmiş bir masal kitabı, anıları tozlu: Sana seni anlatıyor.

Bak ben hala çok sıkılıyorum her şeyden. Kendimden en çok. Çocukken beni mutlu eden şeyleri hatırlamıyorum bile. Sanki yanlış bir ruh, yanlış bir bedende vuku bulmuş ve işin ironik yanı, hayat böyle de geçiyor.

Geçiyor da bir şeyler eksik hep. Bir hafıza kaybı bu. Ne bileyim, bir ışık tut, bir şarkı söyle, en sevdiğin anına dahil et beni. Bir yerlerde içelim iki kadeh, sen içmesen de olur hani. Hayat böyle de geçiyor.

Elimi öyle tut çünkü senin de canın yanıyor bazen, gökyüzünün de.

SANA ÖZEL

Eski kitaplarıma sardığım bir akşamüstü gibi geldin. Hani, eski yaraların izleri sızlarmışçasına. Acıttığından değildi korkak sorularım, acıtır diye çekindiğimdendi daha çok. Sen bu ikisinin farkını yaşamadan öğrenenlerden değildin oysa.

Ruhu ince insanların daha derin kestiğini öğrendim ben de seninle. Tüm akarsuların denizlerde son bulmadığını, bulamadığını ve dönenin dünya değil de başım olduğunu öğrendim. Yalnızlık bir kıymık gibi batmış aslında ruhuma; çıkar diye kendi kendine umursamamışım sanki, bir asır boyunca. Nasıl bu kadar umursamaz olduğumu soruyordun ya bana, insanın umursadığı şeylere bağışıklığını böyle böyle geliştirdiğini göremiyordun sonra. ‘Ya hep ya hiç’ti seninkisi. Kabullenişim, gidişim, oldum olası kendimi bir hiç ilan edişim… Dindirdiğin kıyametti hani, bir kedinin başını okşar gibi.

İnsan neyi, ne kadar çok ve ne kadar dolu yaşadığını algılayamıyor yaşarken. Hani okyanus üzerindeki hiçbir ada birbirinin aynısı değil ya, öyle bir yara. Senin için işlenmiş ve özel sana.

Adını unuttuğum bir şairin, yine adını unuttuğum çok güzel bir şiir kitabı vardı. Nasıl unutuyorsun böyle şeyleri diye soruyordun ya bana; ben senin adını öğrendiğimde unuttum kendi adımı. O şairler, o şiirler hiç kalır mı hatırda?

KİŞİSEL ŞEYTANLAR

Herkes kendi kişisel şeytanlarıyla aynı şekilde başa çıkmıyor, çıkamıyor. Bazen uyduğumuz fikirler, yerden öylece bir yağmur sonrasında ve kendiliğinden bitmiyor.

Bu yorgunluklar uykuyla, ilaçla geçmiyor. Seviyoruz, seviliyoruz ve hatta sevişiyoruz. Ayrılıkları durdurmaya yetmiyor. Oysa hem Hansel’sin, hem Gratel ve şekerden yapılma evi bulmuşsun, cadısını da sepetleyip dışarıya koymuşsun. Hiçbir şey, dönemeyeceğin o izini kaybettiğin yolları aklından çıkarmana yardımcı olmuyor.

Bazen, en çok da olduramadığım zamanlarda sanırım, elim telefona gidiyor. Kime sorsam sonra, uyma şeytana, diyor. Yalnızlıkların ve ayrılıkların da üzerinden mevsimler geçiyor. En sevdiğin eski ilişkilerin, en umulmadık gecelerde telefonunda ışık oluyor.

Ve neden bizim aradığımız ama kesinlikle ihtiyacımız olmayan insanlara hep o anda ulaşılıyor?

AĞIR UYKUSUZLUK HALİ

Yine gece, yine zihnim okyanuslara dalıp bir bir çıkarıyor batık gemilerin enkazlarını.

Dakikanın 01:23’ten 24’e döndüğü zamanlar ve tüm bu sayılar. Uzundu anlatacaklarım. Sanki bir kırlangıcın kalbi, batan güneşe kırılmış gibi, böyle sahiplenmiştim yaşamayı. Bazen çay demlemek için aynı suyu unutup tekrar tekrar kaynatmak gibi oysa hayat. Hani bu sayılar birbiri ardına ve batan güneş, her gün aynı güneş aslında. Dokunamadığım bir hatıranın isi.

Dokunamadığım bir anı şimdi, ağaçta kalmış uçurtmalar gibi.

Çocuk ol bana. Saatin 01:29’u göstermesi gibi somut. Öyle yakıştırdım gökyüzüne, dalıp da çıkardığım gemi enkazlarını. Bazense dokunabilmenin yarattığı kalp kırıklıklarını. Göç eden kuşların kalelerini koruyordum oysaki uçurtmalardan.

Öyle sahiplendim dedim ya yaşamayı, rüzgardan saydım getirdiğin kasırgayı.

BULMAK İSTEDİĞİNİZ GİBİ

Kim olduğunu bulmaya çalışırken, olduğunu da kaybedenler kümesine dahil olmak benimkisi. Bizimkisi. Bilmiyorum. Birileri arkamdan yüksek sesli konuşuyor ve konuşuyor. Herkes her şeyi böyle böyle mi biliyor?

Kendimi dinleyeyim derken kendine yabancılaşanlar güruhuna dahil olanlardanım sanırım. Hangi filmi, hangi rengi, hangi yemeği bile daha çok sevdiğimi bilmiyorum artık. Belki de en çoklarım hiç olmadı. Meselem kendimleydi illaki, hep başka ağaçlara bağladım çaputları. Kendimi her şeyden sıyırmak isterken başıma ördüğüm çorapları bahane ettim. Şimdi ölsem, kimsesizler mezarına kral olarak gömülürdüm sanki.

Ve yine kimsenin bana dokunmamasını isterken evrenden dokunulmaz bileti kazananlara seçilmek benimkisi. Öyle ki aynalar bile yansıtmıyor artık suretimi. İnsan adresi varken, posta kutusuna faturaları bir bir düşüyorken nasıl bu kadar kaybolabiliyor?

Postacılar bu devirde kapıları çalmıyor.

Eskiden olduğum ve bugün olamadığım her şey arkamdan, artık o kadar da sevmediğim bir şarkıyı mırıldanıyor.

MAYIS.1972

Bazen toprağı yorgan gibi örterler üstüne. Bak burada bir “ah” yatıyor. Kalbin kanıyor, için yanıyor. Ayak uydurmaya çalıştığın düzen seni düzlenene kadar düzüyor.

Jeopolitik konumun önemi ile ilgili coğrafya dersleri – tarih dersleri kara tahtalarda. Benim annem iyi olduğumu biliyor ama çok da haklı sebeplerle başka annelere ağlıyor. Şimdi Galileo’yla aramızda bir sır, dünyanın yuvarlak olduğu çünkü karakterden yoksun, kendi gölgesinden korkan şaklabanların en sevdiği oyun: Adam Asmaca. Bu dünya ibaret değil ki gökyüzünden, günahlardan ve bir şafak vaktinin soğuğundan. Unutma ve unutturma! Onlar fikir aklında, ruhunda. Bak, ben de bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında. Şimdi atanamayan öğretmenler, bir sürü genç polis oldu. Ne mutlu bize, artık onlar da farkında.

Burada bir “ah” var şimdi, her kitabın arasında bir ayraç gibi durur. Her ruhun, sabahın 4’ünde uyanıp su içmeye gitmesi gibi zamansız kanar. Bir masal olur, sonu mutlaka güzel biter. Kendi hayatından vazgeçmiş herkesin adıdır, Deniz. Rahat uyu yoldaşım, bu bir masal anlatılan yarım yüzyıldır ve gün doğar ve güneşi asamaz hiç kimse. Ağlatılan her annenin “ahı”dır. Kainat anneleri bir başka sever.

Şimdi rahat uyu sen, çünkü her masal sonsuza kadar mutlu biter.

KAN

Şimdi kusursuz geç kalmışlıklarım, sona gelmişliklerim ve beni tüketeceğini bildiğim halde gururumla harmanladığım vazgeçemeyişlerim var.

Susuşlarım, saklanışlarım, hiçbir şey olmamışçasına çaldığım kapılar var. Aynı yaşayışın provasını alıyorum her gün, her sabah ve en baştan. Bana örülen kaderler mi hep bu kadar kısır ve sığ? Yoksa herkesin dokunamadığı biri var mı hayatında, göz ucuyla baktığı? Renk körü bir ressam gibi, resmettiğim her şey aslında kırmızı ya da yeşil ya da mavi ama bilmiyorum çünkü çok üzülüyorum – seviyorum. Çok seviyorum da söyleyemiyorum.

Başladığımı bitiremiyorum. Benim olayım da bu belki de ama sonra kabul de edemiyorum.

Şimdi kapatamadığım mevzularım, vedasız kalıplarım ve ismini bilmediğim takım yıldızlarım var. Galaksilerce kanıyorlar. Oturuyorlar eski ahşap bir masanın başına, kimseye anlatamadıkları gecelerde nasıl can çekiştiklerini anlatan uzun bir mektup yazıyorlar.

BİRİKTİRDİĞİN SANCILAR

Uykumun aklını çeliyorsun. Sana takılıyor yıldızsız gecelerde.

Şu an belki de tam zamanı göçen kuşların sırtına atlayıp yola koyulmanın. Eğer tek başıma, başımı da alıp yanıma, bir yol tutturacak olsam kaybolurmuşum gibi geliyor. Yollar tehlikeli değil ama bazı şeyleri bilirsin, insanın uyanıkken bile aklını çeliyor.

Neden aklımızda hep bir yolun düşü? Oysaki kime sorsan, herkesin yamalı bir yeri vardır ruhunda, zamansız bir başına bırakılmaktan yana. Ben şimdi sana bir kavanoz çıkaracağım kilerden; hem de yıllardır boş, boynu bükük cam bir kavanoz, vicdanın erdem sayıldığı günlerden kalma. Çok yıpranmadığımız günlerden, bana onun içine üzgün bir anını sakla.

Uykumun kanına giriyorsun, yapma! Herkesin kavanozları var kilerinde, yarısı boş yarısı dolu ama saklı kalmış hep en derinlerde.

Yanında olamadığım günlerin hatrına, al o kavanozu, bana da biraz konuşamadığımız kırgınlıklarından sakla.

DURUMLAR BÖYLE MÜDÜR

Sonlarla baş edemeyen insanların durağı sanırım hüzünlü şarkılar.

Acaba yüzüp yüzüp kuyruğuna gelince bırakmak bir hobi olsaydı, kaç kişi hayatını bundan profesyonel bir şekilde kazanırdı? Ya da bu bir hevesini almışlık mıdır? Yaşam deneyimlerimiz aldığımız heveslerin bize getirdikleriyse eğer, insanları aynı masaya oturtan ve bağdaştıran ve de yaklaştıran ortak bir sona dahil olmaları mıdır?

Yarım kalan işlerinin huzursuzluğunu yaşayan insanlardan biriyim. Cümlelerimin sonuna nokta koymayı seviyorum diye de eleştirilirim. Oysaki pek çok film serisinin, en iyisi ilki değil mi? Yarım bırakılsa pek çok kişiyi daha mutlu etmez mi? Aldığımız kararların pek çoğu şekil verip fırınlayamadığımız killer gibi. Kimsenin değiştirilemeyecek bir sona sahip olma ihtimalini göze alamaması gibi. Oysaki her şey biraz toprak, biraz su. Kırıp yeniden başlamak bu kadar büyük mesele olmamalı ya da geri alınamayacak seçimlerin korkusu.

Sonlarıyla baş edemeyen insanlar için mayalanmış tüm alkollü içkiler. Bir masaya oturmuşuz şimdi, üzgünüz ama annelerin başımızı okşama tesellisiyle dolu o şarkılar, şiirler.

ANLAŞILMAK ADINA

Bak burası, adını öğrendiğim koridor. Mekanlarında hayaletleri var. Çok ilginç ki insanlar, özlemi, kalp ağrılarını, kırgınlıkları hep aşka dair sanırlar.

Burada başka bir husus daha var, yeri gelmişken söyleyeyim; doğrusunun “sanır” olduğunu bildiğim geniş zamanlı bir çekimde, “sanar”ın yanlış olduğunu bile bile, ona çekilmem gibi, sana çekimim.

Kendi yargılarının en doğrusu olduğunu düşünürler insanlar. Bak mesela, bu sokak ilk defa yalnız kaldığımız zamanın temsilcisi. Bugün, oturup alsam karşıma Atlas’ı, onun da sırtına aldığı gibi dünyayı, hep bir başkalarının beni ortada bırakışına mı yorar acaba, ağrılarımı sızılarımı.

İnsanların birbirlerine laf anlatmaya ihtiyaçları yok belki de. Bak bu oda, senin beğendiğin renge boyanmıştı yıllar önce. Otur yanıma, düşür başını omzuma. Bazen paylaşımlarım tek ortak yanı, hayaletlerin ruhumuzdaki varlığı.

Bak mesela bu oturma odası, senin için bu yazıyı oturup adam gibi ilk defa kayda geçirişimin mekanı. Keşke insanlık tüm ağrıyan hayaletleri için bir dakikalık saygı duruşunda otursa, bu cümleye konulan noktayla. Kelimeleri anlamak kolay ama biri de çıkıp sessizliklerimi anlasa.

Bu dünya, bu hayaletler kişisel meseleler mi? Ve “Söyle bana Atlas, hangisi daha ağır? Dünya mı, yoksa insanların kalpleri mi?*”.