Okyanuslar.

Neden tüm metaforlarım denizlerle, okyanuslarla alakalı diye kendime sormadan edemiyorum. Kendime çok kızıyorum. Kendime, kendime oda cezası verebilicek kadar çok kızıyorum. “Şimdi odana git ve ne yaptığını anlamadan yanıma gelme!” diyebilecek kadar hani. Sonra oturup bir sigara yakıyorum. Herkes bir şekilde bekler geçmesini. Ben evin kapısının önünde soğuktan titreyen sigarayla bekliyorum. İşte o anda, her şey denize, her şey okyanusa bağlanıyor. Geceleri yıldızların içinde yüzüyorum, gündüzleri bulutları izliyorum. İşte o anlarda, boğazımda içeriye akıyor dünya. Boğuluyorum.

Neden telefonlara çıkmaktan kaçıyorum ve neden hurdalıktan bozma hayat düzenimin değişmesinden korkuyorum diye düşünmeden edemiyorum. Ruhum, utanmasa kendi vücudumu kabul etmeyecek varlığına. Öyle büyük bir kaçış ki bu, herkesi ve her şeyi kendimden itiyorum. Nasıl daha mutluyum bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Sadece dokunulmamak istiyorum. Ruhum diyor ki: “Sen ve ben bir süs havuzunun içindeki yazdan kalma su birikintisiyiz ve bu birikintinin yansıması bize dünyayı göstersin istiyoruz. Bizi dalgalandıran herhangi bir şey, en küçük toz tanesi bile, yüzeyimizin pürüzsüzlüğünü bozmaya yetiyor. İşte bu yüzden ki kimse bize dokunmasın istiyoruz.”.

İnsan her şeyi bırakabiliyor ama ruhunu bırakamıyor. Neden tüm yorgunluklarım aynı şehirlere çıkıyor? Ve neden o şehirler bıraktığım gibi kalmıyor veya neden bıraktığım gibi kalmayacaklarına bilmeme rağmen bu durumları beni şaşırtıyor, hayal kırıklığına uğratıyor ve üzüyor? Şehirler gidince geriye okyanuslar mı kalıyor? Tüm metaforlarım bu yüzden midir ki okyanuslara çıkıyor? İroniktir, ruhum bununla bile başa çıkamıyor.

sığ sular

Buraya yüzmeyi nasıl öğrendiğimi hatırlamadığım zamanlardan kalma bir anımı yazacaktım. Yaşadıklarımı unutmak istemiyordum. Annemin beni nasıl sevdiğini ve babamın beni mutlu etmek için lunaparka götürdüğü günleri. Kardeşimin onunla barışmam için çevremde minik minik döndüğü, 4 yaş zamanlarını mesela. Küsmem için belki bir sebep bile yoktu. Bunların hepsinin unutulmasını istemiyordum.

Gittiğim psikolog bana geçmişi düşünmenin depresyona neden olacağını söyledi. Bir kaç seans sonra da (tam tamına 10 koca seans) benim durumumun daha yakından incelenmesi gerektiğini ve bu yüzden başka bir psikologa daha düzenli görünmemi önerdi: Devletin karşılayabileceği biri kısacası. Anlamıyorum bu kadar zor olan neydi bendeki. Daha fazla seansın da veya orada çalışan hiçbir arkadaşının yardımcı olamayacağını söyledi. O zaman bu insanlar kime yardımcı olabiliyorlardı 10 ya da 20 seansta?

Sonuç olarak ruh tamircileri camiasına güvenim biraz sarsıldı ve hayır, geçmişe olan küçük ziyaretlerim beni depresyona sokmuyor. Yer yer mutlu ediyor, yer yer üzüyor belki. Çokca durum değerlendirmesi yaptırıyor. Kaybettiğim paralel evrenler için pişmanlık duymuyorum.

Sadece bir bu kadar yaşadım ve belki bir bu kadar daha yaşayacağım.
Hepsi bana kalsın, benimle kalsın istiyorum.

“In the beginning, it is always dark.” – Michael Ende

‘Hello world’

Bu başlığa bir kaç ay önce yazmaya çalışmıştım. Ocak 2019. Şu an neredeyse Kasım 2019. Hala başladığım yerdeyim sanırım. Hala yaz gelecek diye bekliyorum, herhangi bir metafordan bağımsız.

Sanırım bir süre anlatacağım. Bir süre şemalar ve kümeler oluşturmaya çalışacağım. Bir süreliğine Türkçe’yi düzgün kullanacağım. Adımı defterlerimin en arka sayfasına yazıp zaman zaman hatırlamak için açıp bakacağım.

Kısacası bir defter tutacağım, adımın en son sayfada geldiği. Adımın içini dolduracağım.