Anlat-Anla.

Aslında bir şeyim yoktu. Hani iyi olmak anlamında. Hani evin-düzenin kurulu, kalbin-aklın anlaşırmışçasına iyi olmak anlamında. Belki gereğinden fazla uyuyordum. Belki olması gerektiğinden biraz daha geç uyanıyordum ama iyi anlamında iyiydim.

Hiçbir şeyim yoktu ama çok fazla sorum vardı. Biri ‘başla’ deyip saniye başına kelime saymaya kalksa… Sayamazdı. O kadar çok sorum vardı.

Varoluşsal kaygılardaydım belki ben de. Telaşlandım durduk yere. Telaşlandım bir kaktüsü bile öldürebilmenin nahoşluğuyla. Biri de çıkıp ‘dur’ demedi. Herkes ‘olur böyle şeyler’ dedi ama kimse ‘neden’ olurunu dile getiremedi.

Böyle tanıştım psikologlarla. Çok basitti aradığım cevaplar. ‘Olur’ları kabullenmiştim ama ‘neden’leri merak ediyordum. Bir şeyi değiştireceğinden de değildi üstelik. Bir şeyleri değiştirebileceğinden değildi. Bir şeylerin değişmesini bile istemiyordum. İstesem kimseye kalmamıştım hani.

Mesela neden bazı günler diğerlerinden daha şımarıktı? Neden geçmişle yarım kalan hesaplaşmalarım bu kadar üstüme geliyordu? Affetmek nasıl bir duyguydu? Affetmek nasıl öğreniliyordu? Benim affetmeyi başarabildiğim insanlar kümesi unutabildiğim insanlar kümesinin eşleniğiydi. Yani affetmek için unutmuş olmak mı gerekiyordu? Bizi ezip geçen, kıran veya yok sayan insanların karşısına geçip konuşabilecek cesareti nereden bulabiliyorduk? İnsanları kırmadan davetleri geri çevirebilmenin gizli bir formülü var mıydı? Bazen azıcık anlayış beklemek neden bencillik oluyordu? Bizim sevdiğimiz herkes, bizi de bizlerin onları sevdiği gibi sevebiliyor muydu?

Sorun neydi? Neydi yanlış olan? Neydi beni evimde içime kapanık, dışarda dışa dönük bir adam yapan? Nerede üretiyorlar insanların üzerine yapışan bu etiketleri? Bu soruların cevabını, 30 yaşında hala bilmiyor olmak geç kalmışlık mı? Ben hayata geç mi kaldım? Benim bu soruları sorduğum ve cevap veremeyen onca diğer insan da mı hayata geç kaldı? Çok mu boş? Çok mu sığ? Çok mu ağır? Çok mu gereksiz? Ne?

Psikolog bana ‘çok düşünüyorsun, işine odaklan’ dedi. Dedim ‘Tamam da nasıl? Söyle nasıl kapatılır bu düşünceler bir sandığa, sonra atılır en yüksek köprülerden çağlayan nehirlere, yapayım.’. Bir şey diyemedi. Sadece ‘yap’ dedi.

Normal bir keki yaparken bile on farklı adımı doğru takip edip doğru ısıda, doğru süre boyunca pişirmen gerekiyor. Ruh tamircim beni, yumurta, un ve bir sürü diğer malzemeyle ‘al bundan kek yap’ diye bıraktı öylece.

Ben hayatımda adam akıllı hiç tek başıma kek yapmadım.
Ve hala bilmiyorum o kaktüs neden öldü.

Perva.

Bana bakmaman gereken bir anda baktın.

Porselen maskeler.
Sokak lambaları.
Kar küreleri.

Bakmaman gerekiyordu. Ruhumun bu kadar açık kaldığı hiç olmamıştı. Şaşkınlığımdan düşürdüm tüm maskelerimi. O kadar ki, ağır çekimde düşüp tüm birikmişlikleriyle kırıldılar çarptıkları mavi betonda. İnsanlar dürüstlükle neyi kastediyorlardı günlük hayatlarında bilmiyorum hala ama zaman tüm dürüstlüğüyle dondu bakışlarında.

Bakmaman gereken bir andı bana. Sokağımın lambaları birbiri ardına yandı. Birbiri ardında battı hücrelerim tenime. Nasıl da pervasızca hükmettin haritadan silinmiş bir sokağın varlığına?

Bana bakmaman gereken bir andı. Eline yalnızca avuçlarının boyutunda bir kar küresi bırakmıştım. Öyle bir andı ki sen o kar küresinin içinde fırtınalar kopardın. Sonra da bir daha. Ve bir daha.

Ben o fırtınanın tam ortasındaydım.

Dava.

Havalar soğudu mu? Havalar, düşündüklerimizden bağımsız, kırdığımız kalplerden bağımsız, yerini dolduramadığımız hislerden bağımsız mı soğudu? Her yaptığımız bir diğeriyle ilintili mi gerçekten? Yani sırf, birileri bizi karton bir kutunun içinde kapının önüne koydu diye üşüyor olamaz mıyız?

Açıklayabilir miyim psikolojik rahatsızlıkları bildiğim şarkıların sayısıyla?

Açıklayabilir miyim gördüğüm rüyaları buzdolabındaki çürümüş meyvelerle?

İyi olmadığımı itiraf edebilmek bile bir yıl almışken, açıklayabilir miyim yürüdüğüm yolların gittiğim yerle bir alakası olmadığını?

Bir çıkarım peşinde koşuyorum. Koşuyoruz. Biz. Havalar soğudu. Keşke bazı şeyleri açıklamak gün içerisinde gördüğümüz iki alakasız şeyi bağdaştırmaktan daha karmaşık olmasaydı. Keşke yıllar önce yaptıklarımızın davaları takipsizlikten düşseydi de bir akşam üstü otobüs durağında beklerken var gücüyle omuzlarımıza yüklenmeseydi.

Düşündüklerimden bağımsız olarak soğudu havalar belki ama açıklamak istedim, uzun uzadıya, havaların soğumasının sigaraya başlamamla ne kadar alakalı olduğunu ve buzdolabındaki meyvelerin çürümüş rüyalarımla bir bütün oluşturduğunu.

Havalar çok soğudu.

45.

Eski 45’liklerin bu kadar güzel sözleri olduğunu bilmiyordum, iki yıl öncesine kadar. Neden dikkat etmek bu kadar zordu? Neden görmek ile bakmak arasındaki farkı öğrenmek için mahzenlerde yıllanmak gerekiyordu?

Bir çılgınlık yaparım diye korkuyorum mesela şu an. Arayıp olur olmaz kalp ağrılarımı çok özledim aslında, derim – diyebilirim gibi geliyor.

Mesela çok sayfalık mektuplar yazıp sağa sola, yarım kalmış özürlerimi tamamlayabilirim gibi hissediyorum.

Kardeşime verdiğim bütün sözlerimi tutarım mesela, hemen şimdi burada. Belki hakketiği şekilde tekrar hayatına dahil olabilirim gibi nefes alıyorum.

En sonunda, bugüne kadar kaçırdığım sanki aklım değilmiş de hayatımmış gibi yaşayabilirim, diyorum kendime.

İçimde büyüyor girdaplarım, içimde bir şey yerini hiç sevmiyor şimdi.

Geçmiş değil bugün gibi yaşıyorum hala seni.’

Kabus.

Susuz kalmış bir rüyanın ortasında gördüm yitirdiklerimi.

Korkularımızı saklamaktan sıkılmıştık. Tüm insanlık adına birinin cesur olması gerekiyordu. Birinin çıkıp ‘ben yaparım!’ demesi gerekiyordu. Birinin çıkıp ‘ben sevdiğim insanların öldüğünü görmüyorum kabuslarımda!’ demesi gerekiyordu. Ya da birinin ‘benim kaybedecek bir şeyim kalmadı. O yüzden ben yaparım!’ diye ileriye atılması gerekiyordu. Yine birinin sonuçlarını düşünmemesi gerekiyordu belli ki.

Demem o ki; korkuyoruz. Hem de deliler gibi. Her şeyden. İstemekten, reddedilmekten, terk edilmekten, sarhoşken kusmaktan, telefonları açmaktan ve telefonları kapatmaktan; ihtimalerin içinde son kez duymak varmış çünkü karşı taraftaki sesleri.

Bir sabaha karşı anladım içimdeki telaşların nedenini. Ve başkalarının telaşlarının nedenini. Ve kaçıp gidenlerin sebeplerini. Ve yitirdiklerimi.

Arasındayım şimdi. İnsanlarla geçmişlerini düşünmeden tanışamaz hale geldim. Birine nasıl korkularını sorabilirsiniz ki ismini sormadan? Nasıl dersiniz ‘yalnız değilsin ama senin için hiçbir şey yapamam. Kendi korkularımla meşgulüm’ diye, henüz elini sıkmamışken.

Deli gibi korkuyoruz şimdi. Çünkü sanırım daha fazlasıyla nasıl baş edilir bilmiyoruz.

Notre-Dame.

Şimdi bir gölün kıyısında oturuyor ruhum. İzliyor suyun yansımasından kendisini.

Yoluna bayraklar astığım şehrin kapılarını mühürlemişler bugün. Ağlasam mı gülsem mi bilemedim. Samimi söylüyorum, senin adına sevindim. Senin adına senin kendi adına sevinebileceğinden daha çok sevinmiş olabilirim hatta. Kendim içinse mutfak dolabında kalmış bayat çayı demledim. Ne kadar da yerinde bir duyguydu dolapta beklerken bayatlamak. Kendime pay çıkarmak istemedim. Yalnızca daha farklı olur diye düşünmüştüm/hayal etmiştim/umut etmiştim. Notre-Dame’ın milyarların gözünün önünde canlı yayında yanması gibiydi ya da belki değildi. Unutmak istemediğim için abartmak istemiştim. Ve unutamadığımı o ana kadar kimseye itiraf etmemiştim.

Ben öylece durdum evin ortasında. Ruhum, yalnız, duramadı. Gölün kıyısına varana kadar koştu. Ben senin adına gerçekten sevindim.

Sadece kendi ruhuma söz geçiremedim.