Beş.

Klavyedemdeki türkçe karakterleri ararken girdim bugünün kaosuna. Tüm dünya durmuştu ve ben türkçe karakterlerin ardına düşmüştüm. Birbiri ardına mı bıraktım yolda, yoksa tüm ceplerimi mi boşalttım yol kenarındaki ne idüğü belirsiz tenekeden bozma bir çöp kutusuna?

İnsan merak ediyor, beş harfin etkisini karakterine. Değerlendirmeye tabi tutuyor, bir hatır uğruna yaptıklarını, bir gelecek uğruna aştıklarını, bir kalp uğruna yuttuklarını, uykusunu uykusunda boğduklarını, üzdüğü vücutları, kırılan aynaları, üçüncü kişi adına yapılmış kavgaları ve artık olmayan ama bir ara varlığından emin olduğu karakterlerini.

İnsan aslında sağlam diye oturduğu karakterinden düşen bir metafor burada. Ve insan, suyun altında nefes alamayacağını sanıp boş yere nefesini tutarak ölebilen tek metafor burada. İnsan, daha büyük karakterler inşa edebileceğine inanıp kendisinin tek artısı olan karakterleri nerede bıraktığını bile hatırlamayan tek mahlukat burada. İnsan, kendi mülakatında kendisiyle olan sınavını veremeyen bir süreç, bir yalnızlık ve bir arayış burda. İnsan kendini gördüğü yerden çok uzakta, çok derinde ve hiçbir şey olmamış gibi mütevazi davetlere gitmekte.

Kısacası, bugün olduğumu düşündüğüm yerde kendimle buluşmaya gelemedim ama zaten o beş karakteri bundan çok önce kaybetmiştim.

Masallar.

Keşke diyorum bazen, çocukken bize okutulan masalları 20’den sonra bir daha okutsalardı. Zorla. Böyle bir sandalyeye bağlayıp her bir kelime beynimizde yer edinceye kadar tekrarlasalardı cümleleri. Her şey daha farklı olabilirdi.

Beklemezdik kimseyi pencere başında, çünkü geleceği varsa bile, geldiğinde çok geç olacağını bilirdik.

Koşmazdık beyaz tavşanların peşinde belki. Ve yine belki, kedilere sormazdık gireceğimiz yolları. Kabul ederdik deliliklerimizi.

Açmazdık yel değirmenlerine olur olmaz savaşlar. Kırılmazdı böylelikle kalbimiz güney İspanya’nın izbe bir hapisanesinde.

Bırakıp başka gezenlere gitmezdik, emek verdiğimiz tek şeyi arkamızda. Bilirdik çünkü, özeli özel yapan bizim ona nasıl baktığımız olurdu. Onun dışarıya nasıl göründüğü değil.

Üç dilek hakkımızı anlık heveslerimize değil de gerçekten tutunabileceğimiz ağaçlara harcardık.

Ejderha’nın sebepsiz yere beklemediğini anlardık prenseslerin başında.

Dahası, kitapların bittiği yerde hikayelerin bitmediğini bilir ve ‘sonsuza kadar mutlu’ yaşamanın ucuz bir fanteziden başka bir şey olmadığını unutmazdık.

Olmadı. Şimdilerde ikinci yıldızdan sağa döndüm. Sabah olana kadar dümdüz uçuyorum.



Nokta.

Şekil 1A. “There must be somebody there, because somebody must have said “Nobody.” – A.A. Milne, Winnie-The-Pooh

Sanırım hepimiz duyulmak istiyoruz. Bazen bir kişi tarafından yalnızca, spesifik. Bazen birileri tarafından, bizim yolumuzdan geçmiş, henüz geçmekte olan veya geçeceğini öngörebildiğimiz. Yalnızlık tam olarak burada başlıyor. Yalnızlık tam olarak insanların birbirlerinden farklılaştığı ve farklı akıl çizgilerinde, deneyimlerde yürümeyi seçtiği anlarda devreye giriyor.

Sanırım hepimiz yaralı yerlerimizi kapatmaya çalışırken yakalanıyoruz yağmurlara. Hepimizin birden fazla dönemsel olarak gelip giden en yakın arkadaşları oluyor. Hepimiz ara ara daha iyi anlaşılamayacağımızı düşünüyoruz bu kişiler tarafından. Ve sonra yine farklılaşıyoruz tercihlerimiz sırasında, bir karar verdiğimizi bile farkında olmadan.

Mesela bu, çok kısa bir yazı olacaktı. Kısacık. Özeti ise kendimi, o kadar çok arkadaşım varken, ayaz bir Şubat akşamında ne kadar yalnız bulduğumu ve zamanla herkesten, her şeyden nasıl koptuğumu anlatacaktım. Yemin ediyorum, konu benimle bile alakalı olmayacaktı. Sonrasında ise bir cümleyle yaşadıklarımı yaşayan veya beni anlayabilen birine ne kadar ihtiyacım olduğunu özetleyecektim. Analizlere dalmayacaktım.

Şekil 1A’da görüldüğü üzere, yazarımız bize bu konuyla ilgili diyor ki “Birileri mutlaka olmalı. Çünkü birileri mutlaka ‘kimse’ demiş olmalı”. Tam olarak o noktadayım sanırım. Dün dedim, her şey var ama kimse yok. Analiz yapmak istemiyorum şu noktada:

Kimsesizler ayrılabilir mi sol tarafa doğru acaba?

“A fickle heart is the only constant in this world” – Howl’s moving castle

Çünkü 30’umuzdan sonra kaçmaya çalıştığımız buhranlarımız var. Sıkılmışlıklarımız var ve özlemlerimiz var. Bir de bu buhranlardan yarattığımız kalelerimiz var. O kalelerin içinde sıkışıp kalmışlıklarımız var. Onları da alıp suçlu saydığımız şehirlerden göçüyoruz. Yer değiştirme “0” (sıfır). Buhranlar da yerli yerinde ve aslında şehirler suçsuz. Hem bir şehir, bir canlıya ne yapabilir ki, içinde başkaları yoksa.

Howl’u aslında bu yüzden sevdim. Başka başka şehirlere açılan başka başka kapıları vardı. Bir tanesi de gerçekliğin tam kendisiydi. Buhranlarıyla kaplı kalesinde örümcek ağlarıyla sarılmış odasındaki pencere, kalenin gezdiği diyarları görmüyor, direkt büyüdüğü evdeki odasının penceresindeki manzarayı gösteriyordu: Arka bahçe ve salıncak.

Bilemiyorum yazar burada nasıl bir psikolojiyi resmetmek istedi? Gerçekten anime filmindeki kadar sığ bir portre miydi anlatılmak istenen; yoksa eşeledikçe -tıpkı benim yaptığım gibi- daha fazlası mı vardı bu kitapta? “Kararsız bir kalp, bu dünyanın tek değişmeyeni” miydi?

Doğduğum evin arka bahçesini hatırlıyorum şimdi.

Okyanuslar.

Neden tüm metaforlarım denizlerle, okyanuslarla alakalı diye kendime sormadan edemiyorum. Kendime çok kızıyorum. Kendime, kendime oda cezası verebilicek kadar çok kızıyorum. “Şimdi odana git ve ne yaptığını anlamadan yanıma gelme!” diyebilecek kadar hani. Sonra oturup bir sigara yakıyorum. Herkes bir şekilde bekler geçmesini. Ben evin kapısının önünde soğuktan titreyen sigarayla bekliyorum. İşte o anda, her şey denize, her şey okyanusa bağlanıyor. Geceleri yıldızların içinde yüzüyorum, gündüzleri bulutları izliyorum. İşte o anlarda, boğazımda içeriye akıyor dünya. Boğuluyorum.

Neden telefonlara çıkmaktan kaçıyorum ve neden hurdalıktan bozma hayat düzenimin değişmesinden korkuyorum diye düşünmeden edemiyorum. Ruhum, utanmasa kendi vücudumu kabul etmeyecek varlığına. Öyle büyük bir kaçış ki bu, herkesi ve her şeyi kendimden itiyorum. Nasıl daha mutluyum bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Sadece dokunulmamak istiyorum. Ruhum diyor ki: “Sen ve ben bir süs havuzunun içindeki yazdan kalma su birikintisiyiz ve bu birikintinin yansıması bize dünyayı göstersin istiyoruz. Bizi dalgalandıran herhangi bir şey, en küçük toz tanesi bile, yüzeyimizin pürüzsüzlüğünü bozmaya yetiyor. İşte bu yüzden ki kimse bize dokunmasın istiyoruz.”.

İnsan her şeyi bırakabiliyor ama ruhunu bırakamıyor. Neden tüm yorgunluklarım aynı şehirlere çıkıyor? Ve neden o şehirler bıraktığım gibi kalmıyor veya neden bıraktığım gibi kalmayacaklarına bilmeme rağmen bu durumları beni şaşırtıyor, hayal kırıklığına uğratıyor ve üzüyor? Şehirler gidince geriye okyanuslar mı kalıyor? Tüm metaforlarım bu yüzden midir ki okyanuslara çıkıyor? İroniktir, ruhum bununla bile başa çıkamıyor.

sığ sular

Buraya yüzmeyi nasıl öğrendiğimi hatırlamadığım zamanlardan kalma bir anımı yazacaktım. Yaşadıklarımı unutmak istemiyordum. Annemin beni nasıl sevdiğini ve babamın beni mutlu etmek için lunaparka götürdüğü günleri. Kardeşimin onunla barışmam için çevremde minik minik döndüğü, 4 yaş zamanlarını mesela. Küsmem için belki bir sebep bile yoktu. Bunların hepsinin unutulmasını istemiyordum.

Gittiğim psikolog bana geçmişi düşünmenin depresyona neden olacağını söyledi. Bir kaç seans sonra da (tam tamına 10 koca seans) benim durumumun daha yakından incelenmesi gerektiğini ve bu yüzden başka bir psikologa daha düzenli görünmemi önerdi: Devletin karşılayabileceği biri kısacası. Anlamıyorum bu kadar zor olan neydi bendeki. Daha fazla seansın da veya orada çalışan hiçbir arkadaşının yardımcı olamayacağını söyledi. O zaman bu insanlar kime yardımcı olabiliyorlardı 10 ya da 20 seansta?

Sonuç olarak ruh tamircileri camiasına güvenim biraz sarsıldı ve hayır, geçmişe olan küçük ziyaretlerim beni depresyona sokmuyor. Yer yer mutlu ediyor, yer yer üzüyor belki. Çokca durum değerlendirmesi yaptırıyor. Kaybettiğim paralel evrenler için pişmanlık duymuyorum.

Sadece bir bu kadar yaşadım ve belki bir bu kadar daha yaşayacağım.
Hepsi bana kalsın, benimle kalsın istiyorum.