TÜNELE GİREN ROMANTİZM

Her şeyde garantici olmak bir seçim değil, karakterlere gömülü bir yatkınlıktır. Mesela ben seni kaybetmemek için çabalamışsam ve sen de beni üzmemek için bir adım geri atmışsan, bizim elimizi taşın altına koyuşlarımız aynı mıdır? Ben karşına çıkıp senin için yaptıklarımı yüzüne vurmalı mıyım? Ya da sen benim için yuttuklarını?

Bir şeyler yolunda gitsin istedim. Hem tehdit edilmiş, hem de çaresiz hissettim. Bütün köprüler yansın, yansın da en sonunda geri dönmemek benim seçimim olmasın istedim.

Sonra sen bir şeyler yolunda gitsin istedin. Risk almak istedin ama sonuçlarına katlanan olmak istemedin. En çok da gururuna yediremedin.

İnsanlar sinirlenince, gerçekten düşündükleriyle değil, dikenleriyle saldırır sanıyordum. Şimdi merak ediyorum, bana sinirlenmediğin zamanlar doğruyu söylüyor muydun? Dürüstlük, aramızda duran bir değirmen olsa, kimin kolu yeter uzanmaya veya hangimizin gücü yeter yerinden oynatmaya? Sana yeterince dürüst olamadığım için kendimi ne kadar suçladığımı biliyor muydun?

Her zaman garantici olmak, yine her zaman doğru kararları alabildiğin anlamına gelmiyor. Bazen doğru kararların dürüstlüğe bir yararı da olmuyor. Sanırım geriye hep birbirini “yanlış tanımış” iki hayalperest kalıyor.

HERKES YATAĞINI TOPLAMAZ

Bugün belli ki yazamadığım tarafından uyandım yatağın. Havalar bile ne yaptığını bilmiyor; bir kar bir güneş atıyor camdan içeri. Belki aklım karışık, belki de çocukluğumdan kalan bir anı, mutfaktan gelen anne şarkısı gibi.

Hayat bir kıyı, derdi kimsenin yerini dolduramadığı radyo frekansı. Pek çoğunu dalgalar döver; tsunamiler ise bazılarını. Hayat buzlukta unutulmuş biber ezmesi, derdi sokakta yanlışlıkla çarptığım yabancı. Kim neden bu denli soğuk anlamazsın, ve kayıplarımız neden bu kadar acı. Şimdi belki ağrı kesicilerle ufak bir toplantı zamanı ya da belki yine hayat, söz verip de göndermediğim bir karta gelen cevap kadar şaşırtıcı.

Bugün resmen yatağımın çok karakterli bir tarafından kalkamamışım. Oysaki her şey ne kadar aynıydı. Belki vücudumda artık üretilmeyen bazı enzimler gibiydi, hayat. ‘Süt ve süt ürünlerinden uzak duralım’ propogandası yapardım seçimlerden önce kaba taslak.

Şimdi bir anı zihnimde, 2018 haziran. Bıraktığın Kafka Okur, hala bıraktığın gibi, bıraktığın halde. Özleyecek gibi oluyordum tam ama sanırım yatağın neresinden kalktığım değildi mesele.

Perva.

Bana bakmaman gereken bir anda baktın.

Porselen maskeler.
Sokak lambaları.
Kar küreleri.

Bakmaman gerekiyordu. Ruhumun bu kadar açık kaldığı hiç olmamıştı. Şaşkınlığımdan düşürdüm tüm maskelerimi. O kadar ki, ağır çekimde düşüp tüm birikmişlikleriyle kırıldılar çarptıkları mavi betonda. İnsanlar dürüstlükle neyi kastediyorlardı günlük hayatlarında bilmiyorum hala ama zaman tüm dürüstlüğüyle dondu bakışlarında.

Bakmaman gereken bir andı bana. Sokağımın lambaları birbiri ardına yandı. Birbiri ardında battı hücrelerim tenime. Nasıl da pervasızca hükmettin haritadan silinmiş bir sokağın varlığına?

Bana bakmaman gereken bir andı. Eline yalnızca avuçlarının boyutunda bir kar küresi bırakmıştım. Öyle bir andı ki sen o kar küresinin içinde fırtınalar kopardın. Sonra da bir daha. Ve bir daha.

Ben o fırtınanın tam ortasındaydım.

Kabus.

Susuz kalmış bir rüyanın ortasında gördüm yitirdiklerimi.

Korkularımızı saklamaktan sıkılmıştık. Tüm insanlık adına birinin cesur olması gerekiyordu. Birinin çıkıp ‘ben yaparım!’ demesi gerekiyordu. Birinin çıkıp ‘ben sevdiğim insanların öldüğünü görmüyorum kabuslarımda!’ demesi gerekiyordu. Ya da birinin ‘benim kaybedecek bir şeyim kalmadı. O yüzden ben yaparım!’ diye ileriye atılması gerekiyordu. Yine birinin sonuçlarını düşünmemesi gerekiyordu belli ki.

Demem o ki; korkuyoruz. Hem de deliler gibi. Her şeyden. İstemekten, reddedilmekten, terk edilmekten, sarhoşken kusmaktan, telefonları açmaktan ve telefonları kapatmaktan; ihtimalerin içinde son kez duymak varmış çünkü karşı taraftaki sesleri.

Bir sabaha karşı anladım içimdeki telaşların nedenini. Ve başkalarının telaşlarının nedenini. Ve kaçıp gidenlerin sebeplerini. Ve yitirdiklerimi.

Arasındayım şimdi. İnsanlarla geçmişlerini düşünmeden tanışamaz hale geldim. Birine nasıl korkularını sorabilirsiniz ki ismini sormadan? Nasıl dersiniz ‘yalnız değilsin ama senin için hiçbir şey yapamam. Kendi korkularımla meşgulüm’ diye, henüz elini sıkmamışken.

Deli gibi korkuyoruz şimdi. Çünkü sanırım daha fazlasıyla nasıl baş edilir bilmiyoruz.

Okyanuslar.

Neden tüm metaforlarım denizlerle, okyanuslarla alakalı diye kendime sormadan edemiyorum. Kendime çok kızıyorum. Kendime, kendime oda cezası verebilicek kadar çok kızıyorum. “Şimdi odana git ve ne yaptığını anlamadan yanıma gelme!” diyebilecek kadar hani. Sonra oturup bir sigara yakıyorum. Herkes bir şekilde bekler geçmesini. Ben evin kapısının önünde soğuktan titreyen sigarayla bekliyorum. İşte o anda, her şey denize, her şey okyanusa bağlanıyor. Geceleri yıldızların içinde yüzüyorum, gündüzleri bulutları izliyorum. İşte o anlarda, boğazımda içeriye akıyor dünya. Boğuluyorum.

Neden telefonlara çıkmaktan kaçıyorum ve neden hurdalıktan bozma hayat düzenimin değişmesinden korkuyorum diye düşünmeden edemiyorum. Ruhum, utanmasa kendi vücudumu kabul etmeyecek varlığına. Öyle büyük bir kaçış ki bu, herkesi ve her şeyi kendimden itiyorum. Nasıl daha mutluyum bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Sadece dokunulmamak istiyorum. Ruhum diyor ki: “Sen ve ben bir süs havuzunun içindeki yazdan kalma su birikintisiyiz ve bu birikintinin yansıması bize dünyayı göstersin istiyoruz. Bizi dalgalandıran herhangi bir şey, en küçük toz tanesi bile, yüzeyimizin pürüzsüzlüğünü bozmaya yetiyor. İşte bu yüzden ki kimse bize dokunmasın istiyoruz.”.

İnsan her şeyi bırakabiliyor ama ruhunu bırakamıyor. Neden tüm yorgunluklarım aynı şehirlere çıkıyor? Ve neden o şehirler bıraktığım gibi kalmıyor veya neden bıraktığım gibi kalmayacaklarına bilmeme rağmen bu durumları beni şaşırtıyor, hayal kırıklığına uğratıyor ve üzüyor? Şehirler gidince geriye okyanuslar mı kalıyor? Tüm metaforlarım bu yüzden midir ki okyanuslara çıkıyor? İroniktir, ruhum bununla bile başa çıkamıyor.