Notre-Dame.

Şimdi bir gölün kıyısında oturuyor ruhum. İzliyor suyun yansımasından kendisini.

Yoluna bayraklar astığım şehrin kapılarını mühürlemişler bugün. Ağlasam mı gülsem mi bilemedim. Samimi söylüyorum, senin adına sevindim. Senin adına senin kendi adına sevinebileceğinden daha çok sevinmiş olabilirim hatta. Kendim içinse mutfak dolabında kalmış bayat çayı demledim. Ne kadar da yerinde bir duyguydu dolapta beklerken bayatlamak. Kendime pay çıkarmak istemedim. Yalnızca daha farklı olur diye düşünmüştüm/hayal etmiştim/umut etmiştim. Notre-Dame’ın milyarların gözünün önünde canlı yayında yanması gibiydi ya da belki değildi. Unutmak istemediğim için abartmak istemiştim. Ve unutamadığımı o ana kadar kimseye itiraf etmemiştim.

Ben öylece durdum evin ortasında. Ruhum, yalnız, duramadı. Gölün kıyısına varana kadar koştu. Ben senin adına gerçekten sevindim.

Sadece kendi ruhuma söz geçiremedim.

Masallar.

Keşke diyorum bazen, çocukken bize okutulan masalları 20’den sonra bir daha okutsalardı. Zorla. Böyle bir sandalyeye bağlayıp her bir kelime beynimizde yer edinceye kadar tekrarlasalardı cümleleri. Her şey daha farklı olabilirdi.

Beklemezdik kimseyi pencere başında, çünkü geleceği varsa bile, geldiğinde çok geç olacağını bilirdik.

Koşmazdık beyaz tavşanların peşinde belki. Ve yine belki, kedilere sormazdık gireceğimiz yolları. Kabul ederdik deliliklerimizi.

Açmazdık yel değirmenlerine olur olmaz savaşlar. Kırılmazdı böylelikle kalbimiz güney İspanya’nın izbe bir hapisanesinde.

Bırakıp başka gezenlere gitmezdik, emek verdiğimiz tek şeyi arkamızda. Bilirdik çünkü, özeli özel yapan bizim ona nasıl baktığımız olurdu. Onun dışarıya nasıl göründüğü değil.

Üç dilek hakkımızı anlık heveslerimize değil de gerçekten tutunabileceğimiz ağaçlara harcardık.

Ejderha’nın sebepsiz yere beklemediğini anlardık prenseslerin başında.

Dahası, kitapların bittiği yerde hikayelerin bitmediğini bilir ve ‘sonsuza kadar mutlu’ yaşamanın ucuz bir fanteziden başka bir şey olmadığını unutmazdık.

Olmadı. Şimdilerde ikinci yıldızdan sağa döndüm. Sabah olana kadar dümdüz uçuyorum.



“A fickle heart is the only constant in this world” – Howl’s moving castle

Çünkü 30’umuzdan sonra kaçmaya çalıştığımız buhranlarımız var. Sıkılmışlıklarımız var ve özlemlerimiz var. Bir de bu buhranlardan yarattığımız kalelerimiz var. O kalelerin içinde sıkışıp kalmışlıklarımız var. Onları da alıp suçlu saydığımız şehirlerden göçüyoruz. Yer değiştirme “0” (sıfır). Buhranlar da yerli yerinde ve aslında şehirler suçsuz. Hem bir şehir, bir canlıya ne yapabilir ki, içinde başkaları yoksa.

Howl’u aslında bu yüzden sevdim. Başka başka şehirlere açılan başka başka kapıları vardı. Bir tanesi de gerçekliğin tam kendisiydi. Buhranlarıyla kaplı kalesinde örümcek ağlarıyla sarılmış odasındaki pencere, kalenin gezdiği diyarları görmüyor, direkt büyüdüğü evdeki odasının penceresindeki manzarayı gösteriyordu: Arka bahçe ve salıncak.

Bilemiyorum yazar burada nasıl bir psikolojiyi resmetmek istedi? Gerçekten anime filmindeki kadar sığ bir portre miydi anlatılmak istenen; yoksa eşeledikçe -tıpkı benim yaptığım gibi- daha fazlası mı vardı bu kitapta? “Kararsız bir kalp, bu dünyanın tek değişmeyeni” miydi?

Doğduğum evin arka bahçesini hatırlıyorum şimdi.

Okyanuslar.

Neden tüm metaforlarım denizlerle, okyanuslarla alakalı diye kendime sormadan edemiyorum. Kendime çok kızıyorum. Kendime, kendime oda cezası verebilicek kadar çok kızıyorum. “Şimdi odana git ve ne yaptığını anlamadan yanıma gelme!” diyebilecek kadar hani. Sonra oturup bir sigara yakıyorum. Herkes bir şekilde bekler geçmesini. Ben evin kapısının önünde soğuktan titreyen sigarayla bekliyorum. İşte o anda, her şey denize, her şey okyanusa bağlanıyor. Geceleri yıldızların içinde yüzüyorum, gündüzleri bulutları izliyorum. İşte o anlarda, boğazımda içeriye akıyor dünya. Boğuluyorum.

Neden telefonlara çıkmaktan kaçıyorum ve neden hurdalıktan bozma hayat düzenimin değişmesinden korkuyorum diye düşünmeden edemiyorum. Ruhum, utanmasa kendi vücudumu kabul etmeyecek varlığına. Öyle büyük bir kaçış ki bu, herkesi ve her şeyi kendimden itiyorum. Nasıl daha mutluyum bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Sadece dokunulmamak istiyorum. Ruhum diyor ki: “Sen ve ben bir süs havuzunun içindeki yazdan kalma su birikintisiyiz ve bu birikintinin yansıması bize dünyayı göstersin istiyoruz. Bizi dalgalandıran herhangi bir şey, en küçük toz tanesi bile, yüzeyimizin pürüzsüzlüğünü bozmaya yetiyor. İşte bu yüzden ki kimse bize dokunmasın istiyoruz.”.

İnsan her şeyi bırakabiliyor ama ruhunu bırakamıyor. Neden tüm yorgunluklarım aynı şehirlere çıkıyor? Ve neden o şehirler bıraktığım gibi kalmıyor veya neden bıraktığım gibi kalmayacaklarına bilmeme rağmen bu durumları beni şaşırtıyor, hayal kırıklığına uğratıyor ve üzüyor? Şehirler gidince geriye okyanuslar mı kalıyor? Tüm metaforlarım bu yüzden midir ki okyanuslara çıkıyor? İroniktir, ruhum bununla bile başa çıkamıyor.