Sadece arkadaş olanlar

Yaktığın yerden yanmak isteyen ben değildim. Uyuştu aklım, ruhum ve biliyorum giden bendim.

Şimdi istediğin her şeyi yapıyor musun aynı yerde, aynı şekilde? Tüm bunların başladığı yeri kırmızıyla işaretledim. İnsanın kaybolma isteğiyle inatlaştığı yerdeyim. Canımın yandığının gözükmesini istemediğim için günlük hayatımın normal seyrindeyim. Oysaki senden çok ben istedim tarihten silinmeyi.

Şimdi dinlemeni istiyorum: Neredeysen orada kal, duyduklarım, arkandam kabus gibi kovalıyor. Kendini yücelttiğin yerlerden kendini vurdun. İki kelime daha etmene izin verseydim, güneşe çıkamadan kururdun. Aynı yolları bir daha yürü. Yürü ve o yolun ne kadar uzun olduğunu fark ederken hatalarınla büyü.

Yanaşamazdın zaten beklediğim kıyılara, yanaşmak istemediğinden değil de, olduğun kişi buna elvermezdi, yetmezdi. Bir nevi yemezdi. Karakterin bana kalsın, şimdi git istediğin gecede kimi uyutursan uyut. Sorunum bununla alakalı değildi hiç, biliyorsun. Dibi olmayan bir çantada biriktirmişsin tüm o alacalı yalanları.

Kalbini kırmak değil niyetim ama bir ayna al karşına, kendinle konuş. Sözlerim hakaret mahiyetinde değil; çünkü bu seninle senin arandaki bir mesele. Bana sorsalar daha iyi konuşmazdım ve sözlerimi yanlış anlasaydın keşke. Yalnız kendim için değil, bulup da aynı şekilde bırakmadığın herkes için içiyorum bu gece.

Sular yanmaz sanıyorsun

Bazen savaş boyalarını sürünüp kılıçları çekmek gerekiyor gölgelere karşı.

Karşı karşıya geliriz elbet bir gün. Nasıl yaşadığımı, neyle savaştığımı bilmen gerekiyor. Aklımda bir ormanı katlettim. Kaçamadı sakinleri, kaçamadı gökyüzü. Yorgun çıktım savaşlarından, sanki kazandığım her bir zaferin bir anlamı varmış gibi davrandım ve kaçmadım kimsenin gözünün önünden.

Arkadaşın değilim çünkü olamam, demiştin. Güzel şeyler söylemeye yüzün vardı çünkü. Bir kasırga yaratırdın gündelik bir sorunla ve saçlarını açtığın gün benim için, güzel bir gündü. Hani okyanusların sınırsınız, hani ormanların hürdü? Karşımda duracak yüzün bile yoktu oysaki. Bir köz gibi düştü arka bahçeme ve gözlerindeki gölgelerle girdim o savaşlara. Gözlerin, dürüsttü. Gözlerin bana verdiğin en son sözdü.

Unuttuğum bir yaşamak biçimiydi, yaşattığın-yeşerttiğin ormanlar. Kim ne kadar zarar görecekse görsün şu raddeden sonra, zaferin peşinde değilim. Unutmak istediği her bir iskeleye bağlayacağım saç tellerini. Şaşıracaksın, çünkü o suları bile yakacağım.

En son ateşe vereceğim, son sözünü, gözlerini, gölgelerini. Arkasındayım ne söylediysem. Olur ya bir gün çıkarsın karşıma, tanımayacağım suretini.

Farkında olmadıkların

Şiir kitaplarımı araladım, belki adını bir yerine yazmışlardır diye. Tuhaf ve aynı zamanda komik, çünkü ben senin adını, seni tanımadan önce de çok severdim.

Ben seni, senin beni tanımak istediğin kadar çok tanımak istemedim. Oysa ki bağlanmaktan korkan senken kendine bu kadar bağlayan da sendin. Şimdi gecelerin bu kadar uzun olması hangimizin suçu mesela? Konuşmuyoruz ya, günler çok saçma, çok kuru, çok boş. Bir gururum var şimdi haklı olmaktan gelen. Kalsan hiçbir şey değişmeyecekse neden canımı daha çok yakıyor, özür dileyip gitmen?

Sana kızdığım evreye gelemedim daha ama sana çok kızgınım. Çok kırgınım, kimseye anlatamadığım biçimde. İşin kötü yanı, hadi diyelim sen beni nitelikli dolandırdın da peki ya ben nasıl düştüm bu oyununa? Zaten dünyanın bir ucunda dengede durmaya çalışıyordum. Zaten her sandalyenin ucunda oturuyordum ve sürekli bir ateşi bir barutu gözlüyordum. Çok sevdim akşamdan kalma mutluluklarımı. İşin en üzücü yanı, hiçbir zaman bilemeyeceksin neleri göze aldığımı!

Ben senin adını, seni tanımadan önce de çok severdim. Şimdi her kelime arası boşlukta bana göz kırpıyor sanki; fakat bugün kimseye söylemedim. Kimseye diyemedim hala senin gülüşünle gecelediğimi.

Aldığın yere bırak şimdi

Sana iyi geldiğimi söylemiştin. En ucuz romana, en klişe başlangıç sözü olurdu bu belki de. Dünya’yı yörüngesinden izliyordum oysa, görememiştim.

İnanmak adına yazdığım bir deneme örneğiydi bu. Senin doğrularını değil de, kendime neyi nasıl yedirdiğimin çalakalem resmiydi belki de. Düştüğüm kuyu, beklediğim zamanlar, uyku tutmayan gecelerde kendime arkamı dönüşlerimdi. Önce sana, sonra vicdanıma yenilişlerimdi.

Dümdüz bir olduramayışın hikayesiydi. Önce bir ‘Neden?’, sonra binlerce daha ‘Neden?’ ve en sonunda kendime sorduğum ‘Nasıl?’dı varlığın. Ben nasıl bu kadar körleşmiştim? Nasıl her şeyi hiçe sayıp da nasıl bu kadar kör olabilmiştim. En ucuz romanların, en klasik gelişme paragraflarıydı hani. Bir sonuca bağlamamak için herkesi karşıma alıp direnmiştim.

Bile bile ladesti. Üzgündüm ve üzerine bile gidememiştim. Şiir kitaplarının yerlerini değiştirmiştim raflardaki. Seni birinin içine hapsedememiştim. Bana bir cümleyle gelmiştin ve kaybetmek istememiştin. Bir kere değil, iki kere gitmiştin. Uykusuz bir geceydi yüzün, ben de sevmiştim. Çocuk gibi gizlemiş, başkaları duyar da yargılar diye söyleyememiştim.

Benim seni vurmam gerekirdi bu hikayenin sonunda. Oysa sen tüm kitabı kurşuna dizmiştin. Ucuzdu, kimsesizdi ama en sonunda benimdi.

Uzun zamandır ben, hiç bu kadar dibi görmemiştim.

Dümen Alabora

Aslında sana değil, hayata, şansıma, bahtıma -ya da ne dersen de işte, ona- kızgınım.

Hayatımda ne istemediysem, başıma geldi. Alakasızdı. Uzaktı ve belki de 11 yıl geçti ama yine de geldi. Cevap verecek kimseyi suçlayamadığım için seni suçladım. Hayatın karşısına geçip ‘sen suçlusun’ dediğimde sus pus kalacaktı hani, hiçbir zaman kimseye cevap vermemişti. Oysa ben nedenini bilmek istedim. Kabullenip boynumu eğip gitmek istemedim. Karşımdaydın. Sadece bir cevap vermeni bekledim.

Ne yapsaydım? Daha ne kadar uzağa çekip gitseydim? Gölgeler kılıç geçirmiyor ki girdiğim savaşı kazanayım. Bir de kaybetme korkusu, bir geçen onca zaman.. Sabretmenin sonu yok ki oturup geceleri sayayım.

İçinde beklemek olunca yaşlanıyor insan. İçinde günleri sayınca, dünleri sayınca ve buna rağmen herhangi bir dört işleme sığmayınca tasaları, yoruluyor insan. Hiç kimse hiç kimsenin değildir, kabul. Biraz da bu yüzden kabullenemedim. Karar da senindi, yargı da senindi. Şimdi ağrılı bir gecenin kıyısı, ben susup bekledim.

Senin istediğin kadar, istediğin gibi olsun her şey. Kaldı ki ben yerimi bilirim ama katlanamam. Sonunu görmeden giderim.

Bunlar Değil

Sadece sesin, sadece gözlerin değil seni sen yapan.

Dönüp arkana bakman mesela yürürken.. Ormanlar uğulduyor ruhumda. Bilmiyorum nerede uyanıyor bir peri, yüzyıllık uykusundan. Yalnızca sana özel ve belki de kıskanmak için seni. Bilmiyorum neden yakıyorsun bir bir kibritleri. Işıksız kalmak, üşümek değil bu hani, düpedüz akşam sanrısı ve bir galaksiyi kucaklama hissi.

Bir sokak dolusu ev ve sokak lambaları şimdi. Ben bülbüllerin gece şakıdığımı seninle öğrendim ve yine seninle sokak lambalarının sabaha karşı sönmelerini izledim. Kendimi anlatma çabam, kendimi üçüncü sayfa haberlerine atmam, kendime bir çocuk gibi tersten mektuplar yazmam.. Senin benimle oynadığın oyunun adı mıdır, zaman? Senin yerine koyamadığım akşam vakitlerinin hüznü müdür, o sokaklardan veya benden kaçman?

Sadece sesin, gözlerin değil seni sen yapan.

Sahilde bir banka tarih atma isteği, sanki o günleri bir anıt gibi yeni dökülmüş betona kazıma isteği kalbimde yatan. Biraz çocuk, biraz naif ve biraz da umursamaz bir halin var. Durup bakıyorum gözlerine sonra, öldüremezmiş gibi geliyor, beni zaman.

BİLDİĞİMİZ KONULAR

Bize iyi gelmeyeceğim, dedim. Sahi bize iyi gelmeyeceğini bildiğimiz dramaların dibinde bitmelerimiz neden?

Neden sana kendimi bu kadar çok anlatasım, yaranasım var? Hani üzerinden çok sular akardı olayların ve sonra hayat devam ederdi ya. Şimdi gece olsa yüreğimde, kalmaya yüzüm yok yatıya. Ben seni düşünüyorum demenin “-de” halimi yoksa zamansız ayrılıklar, otogarlar ve sınırlar. Bize iyi gelmeyeceğim biliyorsun, bize iyi gelmeyecek bu şarkılar.

Hani herkesin mutfağında elini kesen bir bıçak vardır ya, herkesin değmeye korktuğu anıları gibi. Öylesine kor döşemişler yollarına, göze alabildiğin kadar meydan okuyorsundur bu hayata. Şiir okuyorsundur üçüncü tekil şahıslara. Gece lambası gibi yakıyor musun beni de, karanlık gecelerde uykun kaçtığında?

Uykusuz kalınır, sabah kahvaltıları atlanır, yalnızlıklara katlanılır. Bana beni tanıdığını kanıtlayan bir şey anlat! Konu biz değiliz oysaki burada, insanlığın gelemediği nokta.

Bize iyi gelmeyeceğim. Ne sen bana bir dokunuş uzaktasın, ne ben sana yüreğimi istediğin gibi açtım. Sonra belki ben yarına umutla uyanırım ve sen yine aynalara karşı susarsın.

Kış Sancısı

Bilmiyorum hiç daha önce böylesini yaşamış mıydım? Aklımda denize yakın bir yerde yağan karlar var.

Kızgındım. Kimse yalnız kalmasın derken kendimi yalnızlaştırmıştım. Benim için iyi olanı değil, olması gerekene bağlanmıştım. İlk defa, olması gerekenin her zaman daha iyisi olmayacağını da böylelikle anlamıştım. Kendi mutsuzluğuma tahammülüm yok sanmıştım önce. Oysaki insan kendi mutsuzluğunu başkalarının mutluluğuna tercih edebiliyormuş. Mutluluk, daha doğrusu, bir hakkedilmişlik değilmiş, bir bencillik skalasıymış bana gelince.

Kırgındım. Başka biri yerine tercih edildiğimi düşünmüş, göz ardı edildiğime inanmıştım. İnsan kendi seçimlerini sorgulamıyor. Dönüp bakmıyor tarihine. Oysa zaman içine karıştığımız bir döngü. Ne duruyor yerinde, ne de karışıyor seçimlerimize.

Bugün yorgun denizlerin yanında, kar yağıyor sakince. Bu yağışların sesi, o yeniden başlama isteği, alınan dersler ve kendini harcama yeteneği. Sustum. Yorgunluktan suskundum. Bir yerlerde geri döneceğimi umut edenlere ders olur muydum?

Dalgalardır istediğin

Kaybettiklerimiz, bu olayın en üzücü kısmı değil. Buradan geri dönülmeyeceğini bilmek ve buna alışmaya çalışmak yok ediyor ruhumu.

Sen istediğini yap, hatta her şey nasıl istiyorsan öyle olsun. İki çocuk muyduk bir oyuncağı paylaşamayan? İkimiz miydik sahi, o kadar oluru bir anda harcayan? Başımı kuma gömmeseydim görebilir miydim bu gidişatı? Neden bu kadar zorladığını anlamadığım bir noktadayım; sanki bir akşamüstü uyanmışım ve daha önce hiç olmadığın kadar uzaklaşmış bulmuşum seni. O anda arıyormuşum nedeni, oysaki ne o anın suçuymuş bu, ne de yaptıklarımızın. Elektrikler kesilmiş yüreğinde, kendi kendini yakmışsın olmayacak bir ilişkide.

Korkmak da böyle bir şey, içinde bir gram sabır yok. Sen yoksun o şehirde ve daha ne şehirler yok. İçimdeki boşluğun yerine beton döktün sanki ve bununla gurur duydun. Zaten sonbahar gelmeden önce kırılmıştı dalların. Zaten öncesinde, yakmıştın yüreğini, o çok özlediğin şehirleri. Aslında neyi özlüyordun sahi?

Kendi savaşlarında dalgalara yakalandın. Kendi yarattığın denizlerin açıklarında çırpındın. İstediğin buydu, ihtiyacın olan buydu. Ben burada neyi yanlış yaptım?

AKLINA DÜŞENLER

‘Gece değil bitmeyen, uykusuzluklarımız’ demiştim ya sana hani. Uzun yolculuklarda uyuyamayanlar anlamıştı bir tek beni.

Üzgünüm aklına düştüğüm için durup dururken, olmadık bir yerde. Kaç kasırga gördü bu şehir ya da her canı yanan bir orman yaktı mı? Doğal afetleri, film efektleriyle karıştıran bir mizacın var hani ya da sana yazılan şiirleri düzyazılarla birlikte kompozisyon yarışmalarına sokan alaycılığın. Sen gel otur bu bahçede, kuşlar yemlesin seni.

Dinlesen, duysan keşke dediklerimi: Gece değil bu bitmeyen, uykusuzluklarımızdır bizim. Çıkamadığımız hendeklerimizdir, birbirimizin ismini söyleyemeyişlerimiz.

Üzgünüm, acıyan ruhlarımıza ve buna bir reçete yazılamamasına. Hem ben kim oluyordum da ilgilendiriyordum ki seni? Gecenin ortasında aynı saatin saniye sesi çınlıyordu oysa: Senin bana gelişin geceden de değildi.