Okyanuslar.

Neden tüm metaforlarım denizlerle, okyanuslarla alakalı diye kendime sormadan edemiyorum. Kendime çok kızıyorum. Kendime, kendime oda cezası verebilicek kadar çok kızıyorum. “Şimdi odana git ve ne yaptığını anlamadan yanıma gelme!” diyebilecek kadar hani. Sonra oturup bir sigara yakıyorum. Herkes bir şekilde bekler geçmesini. Ben evin kapısının önünde soğuktan titreyen sigarayla bekliyorum. İşte o anda, her şey denize, her şey okyanusa bağlanıyor. Geceleri yıldızların içinde yüzüyorum, gündüzleri bulutları izliyorum. İşte o anlarda, boğazımda içeriye akıyor dünya. Boğuluyorum.

Neden telefonlara çıkmaktan kaçıyorum ve neden hurdalıktan bozma hayat düzenimin değişmesinden korkuyorum diye düşünmeden edemiyorum. Ruhum, utanmasa kendi vücudumu kabul etmeyecek varlığına. Öyle büyük bir kaçış ki bu, herkesi ve her şeyi kendimden itiyorum. Nasıl daha mutluyum bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Sadece dokunulmamak istiyorum. Ruhum diyor ki: “Sen ve ben bir süs havuzunun içindeki yazdan kalma su birikintisiyiz ve bu birikintinin yansıması bize dünyayı göstersin istiyoruz. Bizi dalgalandıran herhangi bir şey, en küçük toz tanesi bile, yüzeyimizin pürüzsüzlüğünü bozmaya yetiyor. İşte bu yüzden ki kimse bize dokunmasın istiyoruz.”.

İnsan her şeyi bırakabiliyor ama ruhunu bırakamıyor. Neden tüm yorgunluklarım aynı şehirlere çıkıyor? Ve neden o şehirler bıraktığım gibi kalmıyor veya neden bıraktığım gibi kalmayacaklarına bilmeme rağmen bu durumları beni şaşırtıyor, hayal kırıklığına uğratıyor ve üzüyor? Şehirler gidince geriye okyanuslar mı kalıyor? Tüm metaforlarım bu yüzden midir ki okyanuslara çıkıyor? İroniktir, ruhum bununla bile başa çıkamıyor.